RUHUMU OKŞADI DERİN BİR SÜKUT;KAYBETTİM İNCİLERİMİ BİR HAZAN GÜNÜ
..........HOŞGELDİNİZ............

Tıkla kazan...

Her geçen gün internette ek gelir sağlayan kuruluşlara bir yenisi eklenmekte.İnternetle haşır neşir olan  insanlar bu kazanç sistemlerini kullanarak ek gelir elde ediyor.Bende bu kazanç sistemlerinden bazılarına dahil oldum ve karlı çıkmaya şimdiden başladım.Denedim ve sizinle paylaşmak istiyorum.Mail okuyarak  1o dolar kazandıran bu sistem gerçekten karlı anında banka hesabına yansımasıda cabası deneyin derim.Ben denedim ve gerçekten inanamadım

Sistem ilk üyelikde anında 10 dolar cepte,üyelik sonrasında da kayıtlı mailize gelen maileri okuyarakda 10 dolar kazandırıyor.Ayrıca çevrenizdeki insanları referans yolu ile davet edip onlarında kazançlı çıkmasını sağlıyorsunuz.

Taş atıp kolumuz yorulmadan sadece mail okuyarak para kazandıran bu sistem gerçekten de hoşuma gitti...Bu ekonomik şartlarda akmasada damlayan bir kaynak olması gayet güzel diyorum.

Sisteme üye olmak için aşağıdaki banner'ına tıklamanız ve formu doldurmanız yeterli.
Şimdiden bol kazanlar diliyorum kalın sağlıcakla...


Yorum (0) Sende Dök içini!

NiCe MUTLU YILLARA



2009'un Tüm insanlara mutluluk sağlık ve huzur getirmesi dileğiyle

Mutlu yıllar...

Yorum (0) Sende Dök içini!

Harika bir yetenek...


Mutlaka dinleyin...


Yorum (0) Sende Dök içini!

Çernobil

Çernobil Olayı

İkinci Dünya Savaşında Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılmasından bu yana yaşanan en kötü nükleer felaket. 25-26 Nisan 1986da güvenlik sistemleri denenirken bir dizi insan hatası soncunda Priapat Nehri üzerinde bulunan Çernobil nükleer santralinin 4 numaralı reaktörü istikrarsız bir hale geldi ve kontrolden çıktı. 26 Nisan sabahı, saat 1:23te güçlü bir buhar patlamasıyla reaktörün içindeki su buharı 1.000 tonluk metal kapağı havaya uçurmuş, kalın beton duvarı delmiş ve çok zehirli radyoaktif bir buharın oluşmasına yol açan büyük bir hidrojen patlamasına yol açmıştır. Radyoaktif serpintiler Sovyetler Birliği'nin doğusu, doğu ve güney, batı ve kuzey Avrupa'da ciddi bir kirlenmeye yol açmıştır
 

TAEK'in Çernobil Serisi'nin 4. kitabının önsözünde verilen bilgiler doğrultusunda:

"26 Nisan 1986 günü Ukrayna'da Kiev'e 130 km uzaklıkta yer alan Çernobil nükleer güç santralının 4'üncü ünitesinde meydana gelen kaza, tarihin en büyük nükleer kazasıdır. Yüksek radyasyon dozuna maruz kalan insanların bir kısmının hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan bu ciddi kaza, kazadan etkilenen ülkelerde sağlık sorunlarının yanı sıra, kriz yönetimine ilişkin sorunları da gündeme getirmiştir. Bu kaza; sadece eski Sovyetler Birliği'nin değil, kazadan etkilenen pek çok ülkenin de kendi ülkeleri dışında meydana gelebilecek bir nükleer kazanın etkilerini azaltacak önlemleri almakta yetersiz kaldıklarını ortaya çıkarmıştır. Kazadan sonraki 20 yıl boyunca, konu ile ilgili yetkin uluslararası kuruluşlar ve ülkeler tarafından yapılan çok sayıdaki bilimsel araştırma ve incelemelerin sonuçları halka ve uluslararası bilim çevrelerine aktarılmıştır. Ancak, aynı soruların halen soruluyor olması konunun yeterince anlaşılamadığını göstermektedir. Bunun en temel nedeni, radyasyonun insanlar tarafından doğrudan algılanamayışı ve radyasyonun insan sağlığı üzerindeki etkileri ile ilgili bilgilerin kapsamlı ve karmaşık olmasıdır. Bu durum, psikolojik, ekonomik ve sosyal yönden de önemli kayıplara neden olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Ayrıca, kaza ile somut ilgisi ortaya konulmadan basında yer alan haberler, ülke yönetimlerine ve nükleer santrallere karşı öfkeli bir toplum yaratmıştır. Kaza ile ilgili bugüne kadar yayınlanan raporların incelenmesinden görüleceği gibi kuzey yarım kürede yaşayan insanların çoğu Çernobil kazası nedeni ile çeşitli düzeylerde radyasyon dozuna maruz kalmıştır. Kazadan etkilenen değişik nüfus gruplarının aldıkları doz değerleri, kazadan sonraki 20 yıl boyunca yapılan ölçüm ve analizler sonucunda elde edilen veriler kullanılarak çeşitli matematiksel modeller yardımıyla yeniden değerlendirilmiştir.

Kazadan en çok etkilenenler eski Sovyetler Birliği'nde yaşayan insanlar olmuştur. Bugüne kadar yapılan bilimsel ve tıbbi gözlemler; eski Sovyetler Birliği'ndeki kirlenmiş alanlarda kaza sırasında radyasyona maruz kalan küçük çocuklar ve bebekler arasında tiroit kanseri vakalarında önemli bir artış olduğunu ancak lösemi ve diğer kanser türleri, doğum anomalileri, konjenital anomaliler ya da Çernobil kazasına bağlanabilecek radyasyonun sebep olduğu diğer hastalıklarda önemli bir artış olmadığını ortaya koymaktadır. Ülkemiz, kazadan bir çok Avrupa ülkesi gibi belirli bir seviyede etkilenmiştir. Kaza sonrasında Türk toplumunun alacağı radyasyon dozunu, psikolojik ve sosyal problemleri, ülkenin ekonomik kayıplarını en aza indirmek üzere pek çok çalışma ve bu kapsamda yüz binlerce ölçüm yapılmıştır (…)"

 

2.1. Radyasyon, Etkileri ve Nükleer Santraller

2.1.1. Radyasyon Nedir?

TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu)in resmi internet sitesinden vermiş olduğu bilgiler doğrultusunda (www.taek.gov.tr) :

Radyasyon; dalga, parçacık veya foton olarak adlandırılan enerji paketleri ile yayılan enerjidir. Radyasyon, daima doğada var olan ve birlikte yaşadığımız bir olgudur. Radyo ve televizyon iletişimini olanaklı kılan radyo dalgaları; tıpta, endüstride kullanılan x-ışınları; güneş ışınları; günlük hayatımızda alışkın olduğumuz radyasyon çeşitleridir. Radyasyon genellikle bir atomun çekirdeğinde başlar. Atomları da, proton ve nötronların oluşturduğu bir çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında dönen elektronlar oluşturur

Ağır elementler (çekirdeğinde 83 den fazla proton barındıranlar), kararsız oldukları için daha küçük atomlara dönüşürler. Bu parçalanma sırasında, çekirdekten parçacıklar ve enerji dalgaları ortaya çıkar. Bu yolla enerji veren elementlere radyoaktif elementler adı verilir. Radyoaktif elementler temel olarak Alfa, Beta ve Gama olmak üzere, 3 ana tip enerji salınımında bulunurlar. Alfa, Beta ve Gama radyasyonu aynı zamanda iyonlaştırıcı radyasyon olarak da adlandırılırlar. Bir başka deyişle, diğer atomların elektronlarını ayıracak yeterli enerjiye sahiptirler.

Bu tür radyasyonlara maruz kalma süresine, radyasyonun şiddetine ve maruz kalınan vücut bölgesine bağlı olarak, hücreyi parçalayabilir, zarar verebilir veya herhangi zararlı bir etkisi olmadan geçip gidebilirler. Yüksek dozda radyasyon alan kişide hemen ortaya çıkan klinik belirtilere "Akut Radyasyon Sendromu (ARS)" denir. ARS'nin ilk belirtileri cilt yanıkları, kusma, kan değerlerinde ani-aşırı düşüştür. İyonlaştırıcı radyasyonun insanlar üzerindeki etkisi Rem veya Sievert birimiyle ölçülmektedir. Ancak son yıllarda Rem yerine Sievert (Sv) kullanılması standart hale gelmiştir. (100 Rem = 1 Sv).

Doz, herhangi bir maddenin içermiş olduğu ölçüm sistemi cinsinden belli bir zaman içerisinde kullanılan veya tüketilen belli bir miktarı demektir. Radyasyon dozu ise hedef kütle tarafından, belli bir sürede, soğurulan veya alınan radyasyon miktarıdır.

Aktivite; radyoaktif maddenin belirli bir zaman aralığındaki bozulma miktarıdır. Aktivite Birimi Becquerel (Bq) 'dir. Her insanda 1000 Bq üzerinde potasyum vardır. Radyoterapide kullanılan radyoaktif kaynakların aktivitesi 100.000.000 Bq'dan yüksektir. Nükleer tıp tetkikleri için hastaya verilen aktivite 20.000.000 – 1.000.000.000 Bq civarındadır. 1 Bq küçük bir değerdir.

Radyoaktivite doğal bir olaydır. Kararsız olan bazı atom çekirdekleri bir radyasyon salarak daha dengeli hale gelirler.

Ağır radyoaktif (Uranyum gibi) atomların bir nötronun çarpması ile daha küçük atomlara bölünmesi (fisyon - parçalanma - bölünme - bozunma) veya hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları oluşturması (füzyon - birleşme – bir araya gelme) sonucu çok büyük bir miktarda eneji açığa çıkar. Bu enerjiye nükleer enerji denir

2.1.2. Radyasyonun Canlılar Üzerindeki Etkileri

Radyasyonu oluşturan parçacıklar önlerine çıkan malzeme içerisinde durdurulup soğurulana kadar, o malzemeye enerji aktarırlar. Doğal olarak malzeme zamanla ısınır. Parçacık gücüne bağlı olarak; molekül bağlarını kırabilir. Bu olay bazı plastik türlerini sertleştirme amacı için kullanılabilir. Ancak olay bir canlı hücresinde yer alıyor ise bu organizmanın aleyhinedir. Canlı hücrelerde radyasyon ile kırılan molekül bağları, bazen gelişi güzel başka bağlanmalara sebep olabilir. Bu arada arızalı hücreler ortaya çıkabilir. Vücudumuzun bu arızalı hücreleri belli oranda tamir kapasitesi vardır. Şayet radyasyon hücre çekirdeğine ulaşır ve DNA yapısında değişikliklere yol açarsa, yani şifreler değişirse, hücre ya ölür ya da başka formda hızlı üreme çabası içine girerek kanserleşir.

 

2.1.3. Nükleer Santral Nedir?

Nükleer reaksiyon yardımı ile ortaya çıkan ısıdan elektrik üreten tesislere verilen isimdir. Bir nükleer santralden elektrik üretmekle, gaz veya kömür santrallerinden elektrik üretmek termodinamik olarak aynıdır. Aradaki fark ısı kaynağıdır. Tüm termik santraller da ısı kaynağı olarak kimyasal yanma enerjisi kullanılır. Nükleer santraller da "fisyon" yani parçalanma enerjisi kullanılır.

Nükleer santraller ilk günden itibaren 2 tip olarak inşa edilmiştir. Kapalı (Batı tipi) ve Açık (Doğu tipi). İsminden anlaşıldığı gibi Batı devletleri santralin kalplerini (kor) kapalı bir beton kubbe içine yapmışlar, Sovyetler ise doğuda Nükleer Santral kalplerini açık olarak inşa etmişlerdir. Hâlbuki kalp (kor) erime kazası yıllar önce Batı'da 2 defa gerçekleşmiştir ancak kapalı sistemden dolayı çevre herhangi bir zarar görmemiştir

kubbe çapları 60 metre olup, duvar kalınlığı ise 1.5 metre civarında tor çeliği ile karışımlı özel betondan imal edilmiştir. Öyle sağlamdır ki; bir yolcu uçağının kubbe üzerine dikine düşmesi esnasında bile çatlamayacak şekilde yapılmıştır. (Şartnamesi de bu şekildedir). Batı ülkelerindeki tüm Nükleer Santraller Kapalı sistemdir. Sol tarafta görüldüğü gibi üzeri kapalı olmayan Çernobil santralında aşırı ısı nedeni ile "1" numaralı kazan basınca dayanamayıp patlamış ve içindeki erimiş radyoaktif yakıt çubukları etrafa dağılmış ve bir kısmı da buhar vasıtası ile bulutlara karışmıştır. Türkiye'nin Batı normlarına bağlı olması, Viyana'daki Uluslararası Atom Enerji Kurumu üyesi olması nedeni ile ileride yapılması muhtemel olan Nükleer Santral mutlaka "kapalı" olacaktır.

 

2.3. Kaza Sonrası Etkiler

2.3.1. Sağlık Etkileri

2.3.1.1. Ani ve Beklenen Ölümler

Kazadan sonra yapılan çeşitli matematiksel hesaplamalar bulunmaktadır. Bu hesaplamalarda Hiroşima ve Nagazaki'de yaşanan atom bombası olayının sonucunda elde edilen veriler kullanılmıştır. Yapılan matematiksel sonuçlarda gelecekte Çernobil patlaması nedeniyle ölmesi beklenen kişi sayısı 4000'dir. Bu sayıya 1986'da akut radyasyon sendromundan ölen 50 acil durum çalışanı ve ilerleyen yıllarda tiroit kanserinden ölen 9 çocuk dahildir. Sonuç olarak beklenen 4000 ölümden yalnızca 59 'u gerçekleşmiştir (The Chernobyl Forum, 2005: 10).

UNSCEAR (2000)'e göre akut radyasyon sendromu (ARS) ilk başta 237 kişide görülmüş; ancak daha sonraki ileri klinik araştırmalar bunların 134'ünde ARS olduğunu ortaya koymuştur.

2.3.1.2. Tiroit Kanseri

Çernobil Kazası'nda ortaya çıkan radyonüklitlerin en etkili olanlarından biri de iyottur. Yiyeceklerdeki iyot, önemli tiroit dozu yaratmıştır. Süt, doğrudan ve fazla miktarda tüketilen bir gıda maddesi olduğundan, en fazla iyot yerel süt tüketimiyle alınmıştır. Bölgedeki çocukların iyottan yüksek dozda etkilenmesinin nedeni de budur. Tiroit en duyarlı organlardan biridir ve çocuklar en hassas nüfustur.


Şekil 5: Beyaz Rusya ve Ukrayna'daki Tiroit Oranları

Kaza sırasında Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya'da yaşayan çocuk ve gençlerde (0-18 yaş) 1992-2000 yılları arasında 4000 tiroit kanser vakası teşhis edilmiştir. Bunlardan 3000'i 0-14 yaş grubundadır (The Chernobyl Forum, 2005: 12).

Beyaz Rusya'da 1986-2002 arasında çocuklarda 1152 tiroit vakası görülmüş olup hayatta kalma oranı 98.8%'dır. 8 ölüm tiroitten (0.7%), 6 ölüm (0.5%) diğer nedenlerdendir. Rusya'da da bir tiroit hastası ölmüştür (The Chernobyl Forum, 2005: 12).

2.3.1.3. Lösemi ve Diğer Kanserler

150 mGy'nin üzerinde doz alan acil durum çalışanları ile iyileştirme personeli arasında 1986-1996 dönemlerinde lösemi vakalarında iki katlık bir artış görülmüştür. Ancak ışınlanmanın üzerinden geçen süre nedeniyle radyasyon kökenli lösemi riski azalmaktadır. Epidemiolojik çalışmalar lösemi riskinin radyasyonla yükseldiğini açıkça göstermiştir. Çernobil kazası nedeniyle ciddi olara kirlenmiş eski Sovyetler Birliği ve diğer bölgelerde; çocuklarda ve genel halkta bugüne kadar iyonlaştırıcı radyasyona (Çernobil Kazası'ndaki ışınlanmaya) bağlı olarak lösemi riskinde artış görülmemiştir (TAEK 5, 2006: 54). Radyasyon nedenli lösemi dışında kanserlerin ortaya çıkma süreci 10 yıllık kuluçka döneminden sonra başlamaktadır. Bu nedenle, yüksek dozda ışınlanan kişilerin tıbbi takibi için yıllık kontrollerin yapılmasına devam edilmelidir (TAEK 5, 2006: 54).

Çernobil sonrasında, lösemi nedeniyle oluşan ölümlerle kontamine (kirlenmiş) alanlar arasındaki ilişkiyi izlemek amacıyla bazı çalışmalar yapılmıştır. Rusya ve Ukrayna'da ışınlanan çocuk ve yetişkinlerde lösemi artışıyla ilgili ikna edici bir kanıt bulunamamıştır (The Chernobyl Forum, 2005: 13).

2.3.1.4. Doğum Anomalileri ve Genetik Etkiler

Çernobil'den etkilenen bölgelerde yaşayanlar üzerinde yapılan çalışma sonuçlarına göre, kadın ve erkeklerde üreme fonksiyonları açısından radyasyona ilişkilendirilebilecek herhangi bir azalma gözlenmemiştir (TAEK 5, 2006: 54). Doğum anomalileri, düşük, erken doğum gibi vakaların meydana gelmesi olası görülmemektedir.

Çernobil'den etkilenen bölgelerde çocuk sahibi olma kaygılardan dolayı doğum hızında azalma görülebilmektedir.

Beyaz Rusya'da, düşük ve yüksek kirlenme bölgelerinde yapılan çalışmalarda, doğumsal anomalilerde, çok düşük düzeyde ancak kararlı bir artış görülmektedir.

2.3.1.5. Diğer Hastalıklar

Son zamanlarda, bazı çalışma grupları içerisinde, yüksek dozda radyasyonla ilişkilendirilebilecek kardiyovasküler hastalıklarda artışa işaret eden bulgular gözlenmiştir.

Rus acil durum çalışanları ve iyileştirme personelinde, son zamanlarda dolaşım sistemi rahatsızlıklarından dolayı ölüm ve hastalıklarında bir miktar artış görülmektedir. Dolaşım sistemi hastalıklarının ortaya çıkması; stres ve sağlıksız yaşam koşulları gibi diğer etken faktörlere de bağlı olabileceğinden dikkatle incelenmelidir (TAEK 5, 2006: 55).

Çernobil kazasından sonra, çocuklar, acil durum çalışanları, iyileştirme personelinin gözlerinde yapılan incelemeler radyasyon nedeni ile katarakt gelişimini açıkça ortaya koymuştur. Yapılan araştırma sonuçlarına göre, 250 mGy üzerindeki dozların katarakt oluşumuna neden olabileceği tespit edilmiştir (TAEK 5, 2006: 55). 56 hastada radyasyon deri yanıkları gözlenmiş, akut radyasyon hastalığından kurtulanlarda tespit edilen kalıcı rahatsızlıkların en önemlileri katarakt ve ülser oluşumudur (NEA, 2002: 74).

Bazı araştırmacılar, kirlenmiş bölgelerde yaşayan insanlarda, geçici işgücü kaybı rapor etmiştir. Sindirim, sinir, iskelet, kas ve dolaşım sistemlerinde yüksek oranda kronik etkiler rapor etmiştir. Ancak, pek çok araştırmacı bu bulguları, yaş dağılımında değişim, yaşam kalitesinin kötüleşmesi ve kaza sonrası yeniden yerleştirme gibi önlemlere bağlamaktadır.

Son on yılda, Çernobil kazasından kaynaklanan radyasyon nedeni ile bağışıklık sisteminde etkilenmeler konusunda pek çok yayın hazırlanmıştır. Ancak, özellikle enfeksiyonlar ve beslenme düzeni gibi tüm sonuçları değiştirecek diğer faktörlerin dikkate alınmasındaki belirsizlikler nedeni ile sonuçları yorumlamak zordur.

2.3.2. Sosyolojik ve Psikolojik Etkiler

Çernobil kazasının en önemli etkilerinden biri etkilenen alanlarda sosyal dokunun bozulmasıdır. Kaza ile ilişkili sağlık sorunlarında artış olmuştur; ancak bu durum radyasyon ile doğrudan ilişkili değildir. Üzerinde çalışılan durum kazadan beri var olan gerginliğin (fiziksel ve psikolojik) bir sonucudur (NEA, 2002: 91).

Ayrıca Çernobil kazasının psikolojik etkilerinin gücü, özellikle de nükleer santral alanında, halkın resmi yetkililere, politikacılara ve hükümete artan güvensizliği ile ilişkilidir (NEA, 2002: 92). Halkın otoriteye karşı şüpheci yaklaşımı, uzmanların sorunları anlaşılabilir bir yolla sunma yeteneklerinde yoksunlukları, halkın radyasyonu ve etkilerini kavramakta çektikleri güçlüklerle birlikte daha da kuvvetlenmiştir.

Halkın öfkesi, mevcut veya gelecekteki soylarının da bu radyasyon kirlenmesi riskinin etkilerine maruz kalacağı kavramıyla daha da büyümüştür. Yayılan bu halk tepkisi bir ülke ile sınırlı kalmamış ve Sovyetler Birliği'nin dışındaki ilk halk tepkisine neden olmuştur. Halkın güvensizliğini arttıran bir diğer gerçek de kendilerine anlatılan kazanın bir ihtimal değil gerçek olduğudur ve insanlar üzerindeki korku ve gerginliği sadece etkilenen bölgelerde değil tüm dünyada tetiklemiştir.

Gerginlik ve korku, ışınlanmanın sağlık etkileri üzerinde doğrudan fiziksel bir sebebi olarak varsayılmazken, radyasyona maruz kalan veya kaldıklarını düşünen insanların refahı üzerinde önemli etkileri olabileceği düşünülmektedir. Büyük tahliye hareketlerinden dolayı bölgesel sosyal yapıdaki ortaya çıkan karışıklığa ilave olarak kazanın neden olduğu radyolojik kirlenmenin başlattığı stres ve Sovyetler Birliğinin dağılmasının sonucu sert ekonomik ve sosyal sıkıntılar unutulmamalıdır. Çernobil kazası ile ilişkili bu radyolojik olmayan etkiler kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır. Baş ağrısı, depresyon, uyuma zorluğu, konsantre olamama ve duygusal dengesizlik gibi semptomlar rapor edilmiş ve kazayı takip eden zor koşullar ve stresli olaylar ile ilişkili oldukları görülmüştür (Lee,1996: 247). Anne rahminde etkiye maruz kalan 138 Beyaz Rusyalı çocukta psikolojik gelişim kirlenmemiş bölgelerdeki 1222 çocuk ile karşılaştırıldı. Ebeveynler arasında korku ve çocuklarda duygusal stres arasında korelasyon bulundu; bu farklılıklar radyasyon iyonlaşması ile ilişkili değildir (NEA, 2002: 92).

Çernobil kazasının psikolojik huzur, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi, etkilenen nüfuslarda hastalıklar üzerinde uzun vadeli belirgin bir etkisi olduğu sonucuna varılmıştır. Yine de bu bulgulardan hiçbiri radyasyon iyonlaşması ile doğrudan ilişkilendirilemez (UNSCEAR, 1988: 4)

2.3.2.1. Eski Sovyetler Birliği İçinde

Eski Sovyetler Birliğinde halk tepkisini etkileyen ilave faktörler rol oynamıştır. Yetmiş yıllık baskıdan sonra Sovyetler Birliğindeki sıradan insanlar içlerinde besledikleri hoşnutsuzluk ve engellemeleri açık bir şekilde belirtmeye başlamışlardır. Merkezi hükümete ve komünist sisteme karşı güvensizlik ve nefret karşılık görme korkusu olmadan ilk defa bu kadar açık bir şekilde belirtilmektedir. Ayrıca milliyetçilik de baskı altına alınamamaktadır. Çernobil kazası eski sistemde gizlilik, bilginin saklanması ve beceriksiz otoriter yaklaşım gibi yanlış olan gerçekleri ortaya çıkartmaktadır. Çernobil karşıtlığı sadece nükleer karşıtlığın ve komünizm karşıtlığının simgesi haline gelmemiş aynı zamanda artan milliyetçilik duygusuna da katkıda bulunmuştur (NEA, 2002: 93).

Bürokrasiye olan güvensizlik o kadar fazlalaşmıştır ki merkezi hükümetin bilim adamlarına dahi inanılmamaktadır; radyasyon etkileri üzerinde çok az deneyimleri olan yerel "uzmanlara" inanılmaktadır. Sovyetler Birliği bu sorunun farkına çabuk varmış ve yabancı uzmanları etkilenen bölgelere davet ederek, problemleri değerlendirerek, yerel uzmanların görüşlerini televizyonlarda ve halka açık toplantılarda yayınlayarak bu eğilime karşı atak başlatmışlardır. Bu ziyaretlerin, en azından başlangıçta, halkın korkularını yatıştırmakta pozitif bir etkisi olduğu görülmüştür. Etkilenen ülkelerde korku ve stres çok daha fazla yaygındır ve kirlenmiş bölgelerle sınırlı değildir (WHO, 1990). Sovyet ve diğer araştırmacılar tarafından yürütülen bir çok araştırma göstermiştir ki (Aleksandrovskij, 1989) kazanın yol açtığı "korku" etkilenen bölgelerde çok daha ileri seviyede yayılmıştır. Bu periyot boyunca sosyal huzursuzluk ve hükümet sistemi karşıtlığına sert ekonomik sorunlar eklenmiştir. Kazadan sonraki yıllarda Beyaz Rusya'da (Gomel ve Minsk), Ukrayna'da (Kiev ve Lvov) bulunana büyük şehirlerde nükleer karşıtı gösteriler sıradan bir hal almıştır (NEA, 2002: 93). Bazı Sovyet bilim adamlarının ve hükümet yetkililerinin baştan savmacı tutumları ile halk tepkisini "radyofobik" olarak değerlendirerek irrasyonel ve anormal bir yaklaşım olan zihinsel hastalık veya reaksiyonmuş gibi davranarak halkı daha da soğutmuşlardır (NEA 2002: 93). Bu aynı zamanda, halkın bir şekilde hatalı olduğunu ileri süren tüm teşhisleri uygun ortamda bir araya getirmeye yardım etmekteydi ve yetkililer göstergeler üzerinde herhangi bir şey yapabilme yeterliliğinde değildiler.

İnsanların kendi sağlıkları üzerinde endişeleri çocuklarının ve torunlarının sağlıkları üzerindeki endişelerinin gölgesinde kalmıştır. Büyük ve küçük sağlık problemleri kaynakları ne olursa olsun radyasyon etkisi ile bağdaştırılmaktadır ve kazanın etkisi günlük yaşamlarına stresi de eklemiştir. Tüm topluluklar tahliye veya yerlerinden uzaklaştırılmakla karşı karşıya kalmışlardır. Hala günlük yaşamlarında okullarını, işlerini, perhizlerini ve eğlencelerini etkileyen yaygın kısıtlamalar bulunmaktadır (NEA, 2002: 93).

Kaza sosyal ilişkilerin ve geleneksel yaşam tarzlarının bozulmasına neden olmuştur. Kirlenen yerleşim bölgelerinin pek çok sakini, bölgenin yerlisi ve yaşamlarının çoğunu orada geçirmişlerin başka yerlere yerleştirilmeleri mevcut aile ve topluluk ilişkilerini tahrip etmiştir. Bu engellere rağmen kirlenen bölgelerde yaşayanların %70'i yeni bölgelere gitmeyi istemişlerdir. Yeni yerleşimlerin hükümet isteği sonucunda olmasından dolayı, sağlanan gelişmiş yaşama standartları ve ekonomik teşvikler gitme isteklerinin bir etkisi olarak düşünülmektedir (NEA, 2002: 94).

Kazanın psikolojik etkisini arttırma eğiliminde olan iki ilave koşul daha bulunmaktadır: Birincisi Ukrayna'daki bu etkileri azaltmak için özel olarak tasarlanmış girişimdir. Bu 1991'de Ukrayna'da yürürlüğe konan tazminat kanunudur. Kaza sonrasında üç milyon Ukraynalı bir şekilde etkilenmiştir ve bunların üzerinde toplam devlet bütçesinin yaklaşık altıda biri harcanmıştır (NEA, 2002: 94). Farklı araştırmalar nüfusun tüm bölümlerinde genel korku duygusunu ortaya çıkarmıştır fakat bu, yerlerinden ayrılanlar üzerinde kısmen akut bir etkidir. İnsanlar gelecekten ve sonraki nesilleri için korkmaktadırlar ve kendi kaderleri üzerinde kontrollerinin olmamasından endişe duymaktadırlar.

Problem ise telafi sisteminin, faydalananların korkularını, kurban kategorisine sokarak abartmasıdır. Bu durum, onları sosyal olarak ayrı bir sınıfa yerleştirmektedir ve "kurbanlar" olarak ayrılmaları yerli halkın kızgınlığını arttırmıştır (NEA, 2002: 93). Tahliye edilenler üzerinde genellikle içine kapanma, ilgisizlik ve ümitsizliğe yol açan, artan bir stres etkisi yaratmıştır. Yerel bölgelerde verilen tazminat "tabut sübvansiyonu" diye adlandırılmıştır. Tahliye edilenlerde daha kötü yaşama koşullarında rağmen, kirlenen bölgelere geri dönen ve tazminat alamayan 800 veya daha fazla yetişkin üzerinde daha az stres ve korku görünmesi ilginç bir durum olarak yansıdı.

Kazanın psikolojik etkisini arttırmaya hizmet eden ikinci faktör doktorlar ve halk tarafından "bitkisel distoni" olarak bilinen hastalığın kabul edilmesidir (NEA 2002: 95). Bu teşhis belirsiz semptomlarla karakterize edilmiş ve kesin bir test yapılmamıştır. Herhangi bir zamanda bu "hastalığın" tedavisi için Kiev'de 100 kadar çocuk hastaneye yatırılmıştır. "Bitkisel distoni"nin teşhisi kaza sonrası durum için ısmarlama gibi görünmektedir; ebeveynler ve doktorlar tarafından çocukların şikâyetlerini izah etmek için kararlaştırılmış ve yetişkinler tarafından da belirsiz belirtilerin açıklaması olarak kabul edilmiştir.

Kendi sağlığının kötü olduğu algısı da dâhil olmak üzere stres belirtileri, depresyon, anksiyate ve tıbbi olarak açıklanamayan fiziksel belirtiler teşhis edilmiştir. Etkilenen halkın "kurtulanlar" olarak değil, "kurbanlar" olarak belirtilmesi bunların kendilerini aciz, zayıf ve kendi gelecekleri üzerinde hiçbir kontrolleri olmadığı biçimde algılamalara yol açmıştır. Bu durum sonuçta, böğürtlen benzeri meyveleri ve av etlerini tüketmek, aşırı alkol ve tütün kullanmak, korunmasız ve rasgele cinsel ilişkide bulunmak gibi kayıtsız davranışlara yol açmıştır (IAEA, WHO, UNDP, 2005: 5).

2.3.2.2. Eski Sovyetler Birliği Dışında

Eski Sovyetler Birliği ile karşılaştırıldığında diğer ülkelerdeki sosyal ve psikolojik etkiler çok daha azdır ve insanlar sağlık semptomlarından ziyade daha çok sosyal tepkiler göstermişlerdir (NEA 2002: 95). Eski Sovyetler Birliğinin etkilenen bölgelerinde birçok insan radyasyonun neden olduğu hastalıklardan zarar gördüklerine inanmaktadırlar. Hâlbuki kirlenmenin çok daha az olduğu dünyanın geri kalanında kazanın haberleri nükleer enerjiye karşıt hassasiyeti arttırmaktadır. İsveç halkının tepkisi belgelenmiştir (Sjoberg ve Drottz,1987: 261). Araştırmada "Kazandığımız deneyime göre, ülkemizde Nükleer Enerjiye yatırım yapmanın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu düşünüyorsunuz?" sorusuna "kötü" yanıtını verenlerin oranı Çernobil kazasından sonra %25'ten %47'ye yükselmiştir. Kaza, nükleer enerjiye karşı negatif bir tutum sergileyen halkın sayısını ikiye katlamıştır (Sjoberg ve Drottz,1987: 261). Bu değişikliğin etkisi en çok, nükleer enerjiyi çevresel bir problem olarak düşünen kadınların üzerinde görünmektedir, oysa erkekler bunun çözülebilecek teknik bir sorun olduğunu düşünmektedirler (NEA, 2002: 95). Ülkede, bir taraftan İsveç'teki riskin ihmal edilebilecek seviyede olduğuna dair açıklamalar yapılırken diğer taraftan riskin nasıl azaltılabileceği konusunda eğitimlerin verilmesi ile radyasyondan korunmakla sorumlu yetkililere karşı medya eleştirileri de daha yaygın hale gelmiştir. Doz her ne kadar az olursa, "ucuz ve kolay bir şekilde önlenebilir" kavramı anlaşılamamıştır.

Eski Sovyetler Birliği dışında yaşanan bu tepkiler genelde aynıdır, halkın sağlığı üzerinde belirgin bir etki görünmemesine rağmen tepkiler halkın nükleer enerjiye karşı olan endişesini ve resmi kurumlara karşı olan güvensizliğini arttırmıştır (NEA, 2002: 96).

Ayrıca Avrupa'da halkın Sovyetler Birliği'nden yapılan açıklamalara karşı düşünceleri çok şüphecidir. Halkın güvendiği geleneksel bilgi kaynakları, öğretmenlerin ve doktorların daha iyi bilgilendirilmemeleri ve sadece üzerlerindeki korkuyu arttıran bilgilerin tekrarlanması halkın güvensizliğini daha da arttırmıştır. Tüm bunlara ilaveten medya sözde radyasyon etkileri diye adlandırılan garip iddiaları "bahsedilemeye değer" haberler olarak yayınlamıştır.

Halkın kafası karışmıştır ve kötümserdirler; tahmin edilebileceği gibi çocuk düşüklerinde artışlar aramaya, seyahatlerini ertelemeye ve etkilenmiş olabilecek yiyecekleri satın almamaya başlamışlardır. Bildirilen diğer küresel endişe de Sovyetler Birliği'ne seyahatlerden korkudur. Potansiyel Sovyetler Birliği yolcuları resmi yetkililerden, nasıl önlem alabilecekleri ve üzerlerindeki radyasyon etkisini nasıl ölçebileceklerine dair bir açıklama beklemişlerdir. Birçok insan sadece güvenli tarafta kalabilmek için seyahatin güvenli olduğu şüphelerini gidermek yerine yolculuklarını iptal etmişlerdir ki, bu aynı zamanda aldıkları tavsiyelere güvensizliğin de bir göstergesidir (NEA, 2002: 96).

Görüldüğü gibi hükümetlerin kendileri bu korkuların etkilerine karşı hazır değillerdir ve ithal edilen gıdada radyonüklidlerin kontrolü için gereksiz yere, sert seviyelerde ölçümler yapılmasını zorunlu kılmışlardır. Bu yüzden dünyanın tamamında bireyler üzerindeki etkiler korku ve stresten dolayı muhtemelen en azken; toplu anlayış ve tepki belirgin bir ekonomik ve sosyal etkiye neden olmuştur. Halkı radyasyon etkileri hakkında bilgilendirmenin gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bir diğer ihtiyaç da; halkın kişisel kontrolü sağlayabilmesi için alınabilecek önlemler üzerine eğitim görmesi gerekliliğidir.

2.4. Kazanın Türkiye Üzerindeki Etkileri

2.4.1. Türkiye'ye Salınan Radyoaktivite

Ülkemiz üzerinde bulutun geçişi sırasında şiddetli yağmur alan Bulgaristan ve Yunanistan sınırındaki Trakya Bölgeleri ile Doğu Karadeniz kıyıları Türkiye'nin en fazla radyoaktif kontaminasyona bağlı kalan bölgeleridir (TAEK 1, 2006: 8).

İngiltere Meteoroloji Ofisi tarafından yapılan model çalışması (Şekil 3) (Ayrıca bakınız www.metoffice.gov.uk/environment/name_movie2.html) Devlet Meteoroloji Enstitüsü' nden alınan Türkiye yağış bilgileri ve ölçüm sonuçları dikkate alınarak; radyoaktif bulutun Türkiye üzerine 1 Mayıs 1986'da Trakya üzerinden ulaştığı, daha sonra Karadeniz kıyı şeridine yaklaşarak 2 Mayıs'ta Sinop üzerinden tüm Trakya ve Batı Karadeniz'i etkisi altına aldığı, 3 Mayıs'ta Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu dışındaki bölgeleri, 4 Mayıs'ta da tüm Türkiye'yi etkilediği, 5 Mayıs'taki bulutun Orta Karadeniz'den başlayarak Doğu Karadeniz kıyı şeridi boyunca Türkiye'nin doğusuna doğru ilerlediği ve 6 Mayıs'tan itibaren etkilerinin azalmaya başladığı değerlendirilmiştir (TAEK 7, 2006: 10).

Böylece İspanya ve Portekiz dışındaki Avrupa ülkelerinin hepsi Çernobil'den yayılan radyoaktif maddelerin meydana getirdiği kontaminasyondan az veya çok etkilenmiştir. Ancak kazadan SSCB dışında en çok etkilenen ülkeler Polonya, İskandinav Ülkeleri, Avusturya, İtalya'nın kuzeyi, Federal Almanya'nın güneyi, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan olmuştur (TAEK 1, 2006: 2). Ülkemiz, kazanın meydana getirdiği kontaminasyondan bu ülkelere göre daha az etkilenmiş ve Trakya'nın Edirne çevresi, Doğu Karadeniz şeridi dışındaki bölgelerimizde radyasyon ve kontaminasyon düzeyleri çok alçak seviyelerde kalmıştır.

Çernobil nükleer santral kazasının ilk etkileri 30 Nisan 1986 günü ülkemizin kuzeybatı (Trakya) bölgesi ve Karadeniz kıyılarında çevresel radyasyon düzeylerindeki yükselmeler ile gözlenmiştir. En yüksek radyasyon düzeyi Batı Karadeniz Bölgesi'ndeki Karasu'da ölçülmüştür (TAEK 1, 2006: 2).


Şekil 6: Türkiye'de Sezyum Kirlilik Haritası (Ölçüm Alınmayan Yerler Beyaz Olarak Gösterilmiştir) (TAEK 5, 2006: 21)

Radyoaktif bulutun ülkemize gelişi ilk olarak 30 Nisan günü radyasyon düzeyindeki artışlar ile gözlenmiştir. Buna paralel olarak ÇNAEM'de alınan hava örneklerinin aktivitesinde 1 Mayıs'tan itibaren hızlı bir yükselme gözlenmiş ve bu yükselme 3 Mayıs günü en yüksek değer olan 120 Bq/m3 düzeyine ermiştir (TAEK 1, 2006: 2). Bu tarihten sonra hava parçacıklarının toplam beta aktivitesi hızla düşerek 7 Mayıs'ta 1,2 Bq/m3 'e inmiş ve Haziran ayı içerisinde normal düzeyine dönmüştür.

Kuzeyden esen rüzgâr ile radyoaktif bulut Balkanlar üzerinden ülkemize gelmiş ve bu esnada yağan şiddetli yağmurlarla hava içindeki radyoaktif maddeler yeryüzüne inmiştir. Bu durum ülkemizin kuzeybatısındaki Edirne bölgesiyle Karadeniz kıyılarında önemli kontaminasyona neden olmuştur.

1986–1989 yıllarında çaylardaki genel sezyum radyoaktivitesi yıllık ortalama değerleri şekil 7'de verilmiştir (TAEK 6, 2006: 78).


Şekil 7: İllere ve yıllara göre çaydaki ortalama sezyum radyoaktivitesi

1986 yılında Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde elde edilen fındık ürünlerinde yapılan ölçümler sonucu bulunan toplam radyoaktivite düzeyleri şekil 8'de verilmiştir. Görüldüğü gibi 1986–2001 yılları arasında yapılan ölçümlerde en yüksek radyo aktivite 1986 ve 1987 yıllarında görülmektedir. Bu dozlarda en fazla 1000–2500 Bq/kg'dır.


Şekil 8: 1986–2001 yılları arasında Türkiye'den ihraç edilen fındıklarda radyoaktivite analizleri yapılan örnek sayısı

TAEK'in yaptığı çalışmalarda Karadeniz'de en düşük aktivite düzeyi Bolu-Akçakoca yöresi, en yüksek radyoaktivite düzeyi ise Rize Fındıklı yöresi ürünlerinde bulunmuştur (TAEK 6, 2006: 62). Fındık yapraklarındaki aktivite, fındık ürünü ve topraktakine göre hayli fazladır.

2.4.2. Sağlık Etkileri

Çernobil kazası sonrasındaki çalışmalar, tiroit kanserinin kazadan sonraki ilk 5 yıl içerisinde görülebileceğini ortaya koymuştur. Kazadan en çok etkilenen ülkelerdeki tiroit kanserleri artışı beklenenden önce görülmüştür (TAEK 7, 2006: 51).

Kazadan en fazla etkilenen Beyaz Rusya, Rusya Federasyonu ve Ukrayna'da bile lösemi ve diğer kanser vakalarında anlamlı bir artış olmadığı tespit edilmiştir (TAEK 7, 2006: 51).

Kazadan yirmi yıl sonra, en son bilimsel veriler ışığında, Türkiye geneli için yapılan hesap ve değerlendirmeler (TAEK 7, 2006: 51);

  • Yaşam boyu etkin doz değerleri; kentlerde yaşayan yetişkinlerde bölgelere göre ortalama olarak 1.28 mSv ile 3.65 mSv, kırsalda yaşayan yetişkinlerde 1.37 mSv ile 4.49 mSv arasında değişiklik göstermektedir. Bu değerler 3 aylık bebekler için 0.94 mSv ile 2.66 mSv, 1 yaş için 2.31 mSv ile 4.03 mSv arasında değişmektedir.
  • Yaşam boyu ortalama tiroit dozu değerleri; 3 aylık bebekler için 10.71 mSv, 1 yaş için 37.22 mSv, 5 yaş çocuklar için 14.96 mSv, 10 yaş çocuklar için 7.86 mSv, 15 yaş için 5.89 mSv, yetişkinlerde 4.21 mSv olarak bulunmuştur.
  • Türkiye genelinde değerlendirildiğinde, radyoaktif bulutun geçişi sırasında yoğun yağış alması nedeniyle Trakya'da Edirne-Eskikadın, İsmailce, Kapıkule ve Büyükdoğanca bölgeleri ile Doğu Karadeniz'de Hopa- Pazar arasındaki kıyı bölgesi en fazla etkilenen yerler olmuştur.
  • Kişisel etkin doz değerleri, Doğu Karadeniz bölgesinde Fındıklı, Hopa, Arhavi, Pazar, Rize ve Of civarlarında diğer bölgelere göre daha yüksektir. Ancak, bu bölge içerisinde birbirine çok yakın iki nokta dozları arasında bile önemli farklılıklar görülebilmektedir. Edirne bölgesinde, kazayı takiben alınan önlemler ile bölge halkının aldığı dozun, Türkiye'nin diğer bölgelerinin doz düzeyine düşürülmesi sağlanmıştır.

    Türkiye genelinde yetişkinlerin yaşam boyu alacakları en yüksek doz değeri ortalaması olarak hesaplanan 4.49 mSv değeri, tek bir akciğer tomografisinden alınan dozun yarısı civarındadır ve ICRP ile IAEA tarafından saptanan ve birçok ulusal yetkili kuruluşlarca benimsenen normal koşullarda halk için izin verilen sınırların altındadır (TAEK 7, 2006: 52). Halk için yıllık doz sınırı; ardışık beş yılın ortalaması 1 mSv, 5 yıl içerisinde tek bir yılda alınmasına izin verilen sınır 5 mSv'dir. Bu değerler ile karşılaştırıldığında, Türk halkının Çernobil kazası nedeniyle aldığı yaşam boyu doz, halk için izin verilen değerlerin altındadır.

    2.4.3. Sosyolojik ve Psikolojik Etkiler

    2.4.3.1. Bilim Çevreleri

    Radyasyonun etkileri ve radyasyondan korunma uzmanlık gerektiren bilimsel bir disiplindir. Pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de bu konuda o yıllarda akademik eğitim olmaması nedeniyle, kazanın ardından Türk toplumunun aldığı dozun değerlendirilmesi konusunda çelişkili açıklamalar yapılmış, bu durum kamu oyununu paniğe sevk edecek vahim sonuçlar yaratmıştır.

    Birkaç Üniversite çayda ve bazı çevresel örneklerde ölçüm yapmış olmakla birlikte ölçüm sonucunda saptanan aktivitenin insan vücudunda ne kadar radyasyon dozuna neden olduğu konusunda yetersiz kalmıştır. Dozun saptanamadığı durumlarda sağlık etkisi hakkında yorum yapmak mümkün değildir. Bu tür hesaplarda, çevredeki ve gıdalardaki radyoaktivitenin insana geçiş yolları ile insan vücudunda biriken aktivitenin sağlık etkisinin ne olabileceği fevkalade karmaşık hesap yöntemleri kullanılarak ve ancak bu amaçla yazılmış bilgisayar programları yardımı ile hesaplanabilmektedir. Ülkemizde bu hesapları, eğitimlerini yurt dışında almış uzmanlar bulunduran, ülkenin bu konuda uzman tek kuruluşu olan TAEK yapabilmiştir. TAEK tarafından yapılan hesap ve değerlendirmeler konuda yetkin uluslar arası kuruluşlar tarafından değerlendirilmiş ve sonuçlar BM-UNSCEAR, OECD/NEA ve IAEA kuruluşları tarafından Dünya kamuoyuna açıklanmıştır.

    Bu konunun düşünmeye değer en önemli bir diğer yönü de, hastalıkların tanısı amacı ile radyasyon uygulayan radyolog hekimler, radyasyonla tedavi yapan radyasyon onkologları, radyoaktivitenin vücuda enjekte edilmesi veya ağız yoluyla içirilmesi ile tanı ve tedavi uygulamaları yapan nükleer tıp hekimlerinin görüş ve değerlendirmeleri ile radyoaktivite ölçümü yapan bazı bilim insanlarının değerlendirmelerinin farklılığıdır. Radyasyonla çalışan hekimlerin değerlendirmeleri ve bazı üniversitelerin konu ile ilgili görüşleri Sağlık Bakanlığı'nın 24 Şubat 1993 tarihli Bilim Kurulu raporunda da yer almaktadır (TAEK 2, 2006: 4). Konu ile ilgili hekimler, Çernobil sonrası yenilen gıdalar ve çevresel etkenler nedeniyle alınan radyasyon dozunun sakat doğum, kanser, genetik etki v.b. sonuçlar yaratmasının bilimsel olarak mümkün olmadığını açıklamışlardır.

    Çernobil'den en fazla etkilenen bölgelerimizde yaşayanların Çernobil nedeniyle aldığı radyasyon dozu, radyasyon uygulamalarının yapıldığı tıbbi uygulamalarla karşılaştırıldığında çok düşük düzeyde kalmaktadır. Bu tür merkezlerde çalışan fizikçiler, hekimler, teknisyen ve hemşireler yaptıkları iş dolayısı ile kaçınılmaz olarak radyasyon dozu almaktadır. Görevi gereği radyasyonla çalışanların güvenliğini temin etmek üzere uluslar arası kuruluşlarca kişi başına her yıl alınabilecek en yüksek doz düzeyi 20 mSv ile sınırlandırılmıştır. Uluslar arası kuruluşlarca öngörülen bu değer ülkelerin mevzuatlarında yer almaktadır. Ülkemiz mevzuatında da bu şartlar mevcuttur. Radyasyonla çalışanların her yıl almasına izin verilen düzey, Çernobil'den en fazla etkilen bölgelerde yaşayanların Çernobil nedeniyle alınan yaşam boyu dozunun üzerindedir. Radyasyonla çalışanların yaşam boyu dozu (yaklaşık 1000 mSv) ile karşılaştırıldığında ise Çernobil nedeniyle alınan yaşam boyu doz çok düşük kalmaktadır.(Doğu Karadeniz Bölgesinde kişi başına yaşam boyu ortalama doz değeri 4.49 mSv'dir).

    Basın, hekimlerden ve TAEK'ten yapılan açıklamalara hiç itibar etmemiş, radyasyon dozu ve sağlık etkileri konusunda uzman olmayan akademisyenlerin yaptıkları ölçüm sonuçlarına dayanarak halkı paniğe sevk edecek haberler yapmışlardır.

    2.4.3.2. Halk

    Basının yanlış yönlendirmesiyle bilgilenen halk, büyük tepki göstermiştir. Karadeniz halkında Çernobil'den kaynaklı kanser vakalarının oluşması, doğum oranında azalma, anomali çocuk doğumlarında artış, tarım ürünlerinin verimsizliği, Çernobil'den alındığı düşünülen çok yüksek dozda radyasyonun genetik bozukluğa neden olup doğacak bebeklerin de kanser olma olasılığı, … gibi bilimsel verilere dayanmadan, yalnızca ağızdan ağza dolaşan bilgilerle halk yanlış yönlendirilmiştir.

    Çernobil Olayı'nı işaret ederek nükleer enerjiye de karşıtlık ülkemizde son derece fazladır. Bu doğrultuda oluşan bazı kalıplaşmış fikirler vardır: "Bütün Dünya nükleer enerjiden vazgeçiyor. Alternatif enerji kaynakları tercih edilmelidir. Türkiye'nin enerji ihtiyacı için nükleer santral yerine temiz sürdürülebilir ve yenilenebilir teknolojilere geçilmelidir. Nükleer enerji pahalıdır; kapama, çevre ve atık maliyetleri hesaba katıldığında nükleer enerji pahalıya mal olmaktadır. Nükleer santrallerin atıkları denizlere atılmakta, arazilere gömülmekte ve radyasyon yaymaktadır. Nükleer santralin yapıldığı yerde yaşam bitmektedir."

    TAEK'in halkı bilgilendirmek için verdiği demeçlerden bile halk tatmin olmamış, bunun yanı sıra güven problemi ortaya çıkmıştır. Halk, TAEK'in doğru verileri verdiğini inanmamakta, çok yüksek dozda radyasyona maruz kaldığına inanmaktadır. Nükleer karşıtı çeşitli örgütlerin de desteğiyle bu görüşlerini sıkça dile getirmektedirler.

    Halkın Çernobil Olayı'ndan dolayı radyasyon aldığına inanmasının bir diğer nedeni de ülke çapında artan kanser oranlarıdır. Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, 21.06.2004'te Sabah Gazetesi'nde yapılan bir röportajında Türkiye'de kanserin her yıl % 6 oranında arttığını ve bunun çoğunluğunu da akciğer kanserinin oluşturduğunu bildirmiştir. Türkiye'de her yıl 150.000 yeni kanser tanısı konmakta, bunun 100.000 sigaraya bağlı olarak gerçekleşmektedir. Kanser vakalarında artışın birincil nedeni sigaradır. Bunu dengesiz beslenme takip etmektedir. 30.12.2006 tarihli Sabah Gazetesi röportajında da şunları iletmiştir:

    "Kanserlerin yüzde 15-20'si genetik kökenlidir. Ama yüzde 70'ini yaşam şeklimizi ve tarzımızı değiştirerek engelleyebiliriz… Karadeniz'de, Çernobil kazasının olduğu dönemde, o günkü politikacıların halktan bir şeyleri saklamaları, halkta güvensizlik oluşturmuş. Bu nedenle şu anda ne yapsak bir inanç eksikliği var. 'Son iki yıldır Çernobil ile ilgili bir kanser artışı var mı' diye bir araştırma yaptık. Evet, ülke genelinde kanser artışı var ama Karadeniz'de Türkiye'nin genelinden farklı bir kanser artışı yok. Ayrıca Karadeniz'de Çernobil ile ilişkilendirilebilen bir kanser artışı da yok … Son 20 yıldır bütün Karadeniz'den çıkan kanser vakalarının geriye yönelik olarak profilini çıkardık. 8 bin hane yani aşağı yukarı 80 bin nüfus taramadan geçirildi. Karadeniz Teknik, Dokuz Eylül, Ege, İstanbul, Hacettepe, Gazi, Akdeniz, Ankara ve Bilkent üniversiteleri ile Sağlık Bakanlığı'nın eğitim hastaneleri katkıda bulundular ve yapılan araştırmalar bir rapor olarak da sunuldu. Bu bilimsel çalışmaya göre; Karadeniz'de Türkiye'nin genelinden farklı bir kanser artışı yok. Çernobil, kanser açısından bizi etkilemedi diyebiliriz.

    Halkın her kanser olayını radyasyonla ilişkilendirmesinin en önemli sonuçlarından biri Türkiye'deki kanser artışlarının gerçek nedeninin Çernobil nedeniyle gözden kaçırılmasına neden olmuştur. Son yıllarda Türk toplumunun "fast food kültürü"nü benimsemesi, doğal beslenmeden giderek uzaklaşması, tarımda kullanılan gübrelerin ve kimyasalların etkisi göz ardı edilmiştir.

    LİSANS TEZİ

    ÇERNOBİL OLAYI ve SOSYOLOJİK ETKİLERİ

     

    TEZ DANIŞMANI
    Öğr. Gör. SEVİL TURAN
     
    HAZIRLAYAN
    A.ZEYNEP BUYAN
    03016234

    Yorum (0) Sende Dök içini!

    CEM YILMAZ 2008...

    Türkiye'nin telekomünikasyon devi Türk Telekom ve yenilikçi GSM operatörü Avea,hayata geçirdikleri proje kapsamında, ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın 2001 – 2007 yılları arasında Türkiye'nin dört bir yanında sahneye koyduğu ve büyük ilgiyle karşılanan 'CMYLMZ' isimli gösterisini DVD olarak piyasaya sundu.


    Parça 1 için tıklayınız

    Parça 2 için tıklayınız

    Parça 3 için tıklayınız

    Parça 4 için tıklayınız

    Parça 5 için tıklayınız

    SON Parça için tıklayınız


    Yorum (2) Sende Dök içini!

    Türk Müziği ile Tedavi Yöntemleri

    Müzik konusunda araştırma yapan uzmanların görüşüne göre müzik, konuşmadan önce de var idi.Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişmiş ve olgunlaşmıştır.  Müzik konusunda araştırma yapan uzmanların görüşüne göre müzik, konuşmadan önce de var idi. Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişmiş ve olgunlaşmıştır.Tabiatın her zerresinde ise büyük bir nizam ve ahenk içinde devam eden ritim ve melodi beraberliği bulunmaktadır. Kuş seslerindeki ahenk ve ritim mükemmelliğinde;
     
     Elektronların, atomların, galaksilerin hareketleri ile vücudumuzdaki sıvıların dolaşımlarının büyütülen seslerinde müziğin varlık alemiyle ilgi ve ilişkisini gözlemleyebilmekteyiz.Dünyada müzik ve müzik terapi tarihi anlayışı bizi antropoloji, tarih, ethnoterapi, ethnomedicin, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, spiritüalite, parapsikoloji gibi bilimlerle işbirliğine götürmektedir.
     
    Tarih açısından konuya girdiğimizde çok eski yıllara yolculuk yapmamız gerekir :Azerbaycan'da Gobustan Kayalıklarında görülen dans eden insan şekilleri, 12 - 14 bin yıllık müzik ve hareket gerçeğini ortaya koymaktadır. Uygur Türklerine ait Hoten şehri Çerçen kazası yakınında Mülçe ırmağı kenarında bulunan Mingyar kaya resimleri

    6-8 bin yıllık bir geçmişten haber vermektedir.
     
    Çok eski zamanlara bizi ulaştıran tarih ve kültür birikimi, Proto Türk kültürü ile gözlendiğinde, Alman bilim adamı Dr. Wolfram Eberhard tarafından yazıya geçirilmiş bilgiler önem taşımakta olup, Türk kültürünün M.Ö. III bin yıllarında Çin kültürüne; müzik, dans seramik, tiyatro, hayvan terbiyesi v.b. konularındaki etkileri belgelenmektedir.
     
    Fransız araştırıcı Maurice Curan'ın Çin kaynaklarına dayanarak Lavinniac müzik ansiklopedisinde neşredilen verilere göre, Eski Türk müzik enstrümanları ve pentatonik (beş sesli) müzik icra şekli Çin kültürünü geniş biçimde etkilemiştir.
     
    Bu konuda Eduard Chavannes, Bela Bartok, Robert Lach isimli araştırıcılar ve büyük Türk Etnomüzikologları Mahmut Ragıp Gazimihal ile Ahmet Adnan Saygun, Ferruh Arsunar araştırmalar yapmışlar, Türk müzik kültürünün Orta Asya - Anadolu bağlantısını ve Çin kültürüne etkisini belgelerle ortaya koymuşlardır. Bu araştırmalara göre Proto Türk kültürünün önemli merkezleri, Sensi ve Kansu eyaletleridir.
     
    Hakas ve Tuva kültürü, Altay Türk kültürü bizi M.Ö. 3000 yılları ile buluşturmaktadır. XX . yüzyılın başında Sovyet araştırıcılar Rudenko ve Griaznov, Altay'lardaki Pazırık Vadisinde buzların altında "Çeng" adı verilen bir enstrüman buldular. Rudenko, bu enstrümanın ait olduğu Proto-Türk kültürü tarihini 3700 yıl önceye götürmektedir.
     
     MÜZİK VE HAREKET TEDAVİSİ GELENEĞİ
     AKTİF MÜZİK TERAPİ
     
    Kam ve Baksı adı verilen Orta Asya hekimleri, müzik ve dansı hasta tedavisi için kullanıyorlardı. Kazakistan, Kırgızistan, Altay, Moğolistan ve Sibirya bölgelerinde halen devam eden bu dans terapisi, kol, omuz ve baş hareketleriyle faaliyete geçen ruhi enerjinin bütün vücudu sarması ile elde edilen trans hali sonucu, hasta kişi için gerekli tedavi bilgisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Baksılar; KILKOPUZ, DOMBRA, ŞANKOPUZ, ASATAYAK, DAVUL gibi müzik aletleri ile trans ve tedavi eylemini gerçekleştiriyorlardı. Bu seanslarda genel olarak Pentatonik müzik tonları kullanılıyordu. İngiltere'de, Londra Nordoff Robbins müzikterapi enstitüsünde uygulanan tedavi sisteminde Pentatonik müziğin kişilerde kendine güven ve kararlılık oluşturduğu bulgusu ile, otistik çocukların tedavisi ve eğitiminde bu müzik kullanılmaktadır.
     
     PASİF ( RECEPTİV ) MÜZİK TERAPİ GELENEĞİ
     
    Türk tarihi ve kültüründe önemli bir yeri olan müzik ve dans ve bunlarla yapılan tedavi konusunda; pentatonik müzik formu ve Baksı-Kam tedavi geleneğinin yanısıra olgunlaşıp yerleşen makam müziği ile tedavi' günümüz tıbbında yeniden güncelleşmiş bulunmaktadır.
     
    Bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya'da, Horasan ve Uygur bölgelerinde gelişerek yayılan makam musikisi hakkında Farabi, İbn-i Sina, Ebu Bekir Razi, Hasan Şuri, Hekimbaşı Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Haşim Bey eserler yazmışlar ve makamların duygular ve organlarla ilişkilerini tasniflerle belirtmişlerdir.
     
    Pentatonik müzik Türk illerinde gelişmeye devam ederken, yedili sistem olan ve bir tam sesin dokuz komadan oluşması esasına dayalı makam sistemi, takriben dört yüzü geçen makam zenginliği ile kültür ve sanatımıza büyük katkıda bulunmuştur.
     
    M.S. 834-932 yıllarında yaşamış olan müslüman Türk bilginlerinden Ebu Bekir Razi, melankoliklerin tedavisi üzerine yazdığı bir eserinde şöyle diyor: "… melankolik hasta kesinlikle meşguliyetle tedavi edilmelidir. … melankolik hasta balık tutma veya avlanma gibi eğlenceli işlerden biri ile uğraşmalıdır.
     
    Mümkünse çeşitli oyunlara alıştırılmalıdır; huyunu, ahlakını, davranışlarını beğendiği ve sevdiği kimse ile buluşup görüşmeli özellikle güzel sesle okunan şarkılar dinlemelidir."
    Büyük Türk Bilgini Farabi (870-950) makamların ruha etkisini şöyle sınıflandırır:
     
     1. Rast makamı: İnsana sefa(neşe, huzur) verir. 

    aka_gunduz_rast01.wma


     2. Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir. 

    bolkar_oztekin_rehavi.wma

     3. Küçek makamı: İnsana hassasiyet ( duyarlılık ) verir.
     4. Büzürk makamı: İnsana havf ( çekinme, sakınma duygusu) verir. 


     5. İsfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti ve güven hissi verir. 

    ali_balakbabalar_isfahan.wma


     6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir. 

    niyazi_sayin_neva.wma


     7. Uşşak makamı: İnsana gülme 'dilhek' verir. 

    emrah_hatipoglu_ussak.wma


     8. Zirgüle makamı: İnsana uyku 'nevm' verir. 

    niyazi_sayin_zirgulelizuznak.wma


     9. Saba makamı: İnasana şecaat (cesaret, kuvvet) verir. 

    saba_omer_nasuhi.wma


     10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir. 

    niyazi_sayin_buselik.wma


     11. Hüseyni makamı: İnsana sulh ( sükunet, rahatlık) verir. 

    neyzen_tevfik_huseyni.wma


     12. Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak gönüllülük ) verir. 

    kasif_hicaz.wma


     
     Büyük İslam bilgin ve filozoflarından İbn-i Sina ( 980-1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: "…tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek , onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir…"
     
     İbn-i Sina, Farabi'nin eserlerinden çok yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek Tıp mesleğinde uygulamaya koyduğunu söylemektedir. Arapça yazdığı Kitap'ün necat ve Kitab'ün Şifa'daki oniki fasıl tamamen musikiye ayrılmış olduğundan, bu kısım Baron Rodolph Dearlangar tarafından Fransızca olarak 'La musique Arap' adıyla yayınlanmıştır.
     
     Eski Türk hekimlerinden Şuuri'nin 'Tadil-i Emzice' adlı eserinde müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, 'Tadil-i Emzice'de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre:
     
     
    . Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir.
     • Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir.
     • Irak makamı: Kuşlukta etkilidir.
     • Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir.
     • Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir.
     • Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir.
     • Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir.
     • Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir.
     • Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir.
     • Rast makamı: Gece yarısı etkilidir.
     • Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.

     Şuuri'ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.


     • Ulema ( Alimler ) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları
     • Ümera ( Emirler ) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları
     • Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları
     • Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.
     
     Günümüzden 900 sene önce Selçuklu Sultanı Nureddin Zengi tarafından Şam'da yaptırılan Nureddin Hastanesi'nde musiki makamları tedavi amacıyla kullanılmıştır.
     
     Sonraki dönemlerde 700 senedenberi Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi) ve Edirne şifahanelerinde 100 sene önceye kadar musiki ile tedavi uygulanmıştır.
     
     Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle yazılıdır: "Merhum ve mağfur Bayezid Veli … Vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def'i sevda olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende biri neyzen, biri kemani, biri musikari, biri santuri, biri udi olup, haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı verirler…"
     
     Anlaşıldığına göre, Horasan kaynaklı Türk Sanat musikisi ve Horasan-Anadolu musiki makamlarımızın olgunluğu ile gelişen pasif-receptiv müzik terapi geleneği icrası sırasında hastalar rahat bir şekilde oturarak veya uzanarak dinlenme halinde idiler. Bu tedavi şeklinde amaç, hastaların emosyonel (duygu) durumlarını değiştirerek onları rahatlatmak ve kendine güvenlerini kazanmalarına yardımcı olmak idi.
     
     Günümüzde tarafımızdan uygulanan teknikte bu esaslara sadık kalınmıştır. Hasta istirahat pozisyonunu alır, bir seans süresince geniş ve rahatlatıcı bir ritim ve su sesi eşliğinde, Ney, Rebab, Çeng, Ud, Dombra ve Rübab ile emprovize (ritimli taksim) yapılır ve uygun makamlar üzerinde çalışılır.
     
     Bu şekilde bir icra sırasında, otizm'den ve psikolojik çocuk hastalıklarından Geriatri'ye kadar çeşitli psikolojik ve fizik hastalıklarda olumlu değişmeler ve iyileşmeler gözlenmektedir. Bu konuda Dr. L. Gutjahr ve Prof. V. Mechleid tarafından EEG ölçümleri yapılmış ve en az 1000 yıllık bu gelenek bugünün labarotuvarında doğrulanmıştır.
     
     400'den fazla olduğu bilinen bu makamlardan önemli olan 15 tanesi üzerinde uygulamalardan sonra tedavide kullanılacak kaset ve CD'ler tarafımızdan vücuda getirilmiştir.
     
     Viyana'da Meidling Rehabilitasyon Merkezi'nde komada bulunan hastalara Türk musikisi makamları dinletilerek terapi uygulamaları yapılmakta olup, beyinde alfa ve teta dalgalarının değiştiği tespit edilmiştir ve bir çok hastanın müzik terapi seansları ile komadan çıktıkları gözlenmiştir.

    Yorum (0) Sende Dök içini!

    Gökyüzünü izleyin...

    Hayatinizda ilk ve tek olacak DIKKAT!!!!!
     
     
    Mars gezegeni Ağustostan itibaren geceleri gökyüzünün en parlak cismi olacak.Mars çiplak gözle dolunay kadar büyük görünecek.

    27 Ağustos'ta Mars dünyaya 34,65 milyon mil yaklaştiginda en büyük
    göründügü gün olacak.27 Ağustos gecesi 00:30'da gökyüzünü izleyin.Dünyanin iki ay'i varmiş gibi görünecek.

    Mars'in dünyaya bu kadar yakin geçecegi bir sonraki tarih 2287 yili.
    Bunu dostlarinizla ve sevdiklerinizle paylaşin.Bugün hayatta olan hiçbir kimse bu olayi tekrar göremeyecek.

    Yorum (0) Sende Dök içini!

    Yaşayan En Büyük Yazar Vefat Etti !

    Tedavi gördüğü Almanya’nın Nuremberg kentinde 10-haziran-2008 günü vefat eden dünyaca ünlü yazar ve devlet adamı Cengiz Aytmatov’un eserleri 150’nin üzerinde dile çevrildi.

    Selvi Boylu Al Yazmalım / 1970” filme çekilerek onun Türkiye'de tanınmasını sağladı ama Aytmatov ilk şöhreti, Cemile adlı hikayesinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “Dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır

     "Mankurt" deyimini literatürlere sokmayı başaran yazar :

     Ünlü Kırgız Türk yazarı Cengiz Aytmatov'un en önemli eseri olarak kabul edilen "Gün Uzar Yüzyıl Olur" ilk kez yayımlandığı 1980 yılından bu yana yetmişe yakın dünya diline çevrilen eseridir. Özellikle romandaki "mankurt" ve mankurtizm kavramları bu roman referans gösterilerek edebiyata girmiştir.

    Not : Mankurt'larla Türklerin başı hep belada olduğu için özellikle ülkemizi sevenlerin bu deyimi sindirerek öğrenmesi gerekir...

     

    Aytmatov 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasına katılır. Kemikleri 1991 yılında bulunur. Aytmatov’un amcası da 2. Dünya savaşında ölmüştür. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş modern bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayımkan etrafında saygı gören bilge bir kadındır. İrticalen şiirler söyler, beş-altı yaşından itibaren torununu ninniler, masallar, efsanelerle besler. Aytmatov cok küçük yaşlardan itibaren ozanların atışmalarını dinler, sohbetlerine katılır. Şifahi kültürün çok canlı yaşandığı bu toprakların destani havası yazarı içten içe kuşatıp zenginleştir.
    İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. On yaşında toprağı işler. Ondört yaşında şeker köyünde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. Bu sıralarda, erkekler cephede savaşırken, köylerde kadın ve çocukların çektikleri sefalete şahit olur. 1946’da Kazakistan’ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince 1948’de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de buradan veteriner olarak mezun olur.

    Aytmatovun ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi’nde yayımlanan Gazeteci Cyuda’dır. Bu hikayeyi 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (yeni dünya) dergisinde yayımlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.Ey Alfred de Musset, Kırgız boylarındaki bu ağustos gecesini de, otuz yaşında hayatını ve gücünü hiç kaybetmediğini söyleyebilen bu gencide kıskanmalısın dostum!

    ...

    İşte şimdi burada, Villon’un, Hugo’nun, Baudelaire’nin, Paris’inde, kralların ve devrimlerin Paris’inde, ressamların yüzyıllık Paris’i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris’te Werther, Bérénice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile’yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci cihan savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile’ye, bunların hikayesini anlatan küçük Seyit’e rastladım.

    Aytmatov, Cemile’nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir -Aytmatov’un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır.- Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.

    Cengiz Aytmatov’un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı’yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu hikayesini, 1975’de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini,1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün Olur Asra Bedel romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından önemlidir. Aytmatov bu romanında, Elveda Gülsarı’da temel işleyiş bozukluklarını dile getirdiği rejimin eleştirisini daha ileri götürmüş, Sovyet mantığını temelden sorgulayan fikirlerini yayınlamıştır.

    Onun, milletinin birikimini tüm dünyaya duyurması kolay olmamıştır. Tarihte eşine ender rastlanacak bir baskı rejiminde, millete ait olan her şeyin talan edilmeye, unutturulmaya çalışıldığı bir ortamda söz söylemek, değerlerini savunmak, millete ait olana vurgu yapmak cesaretini gösterebilen Aytmatov, yıldan yıla daha yüksek sesle, sözlerinin altını daha kalın çizerek konuşur.
    İlk yıllarında Yüz yüze, Cemile gibi hikayeleriyle tanınıp sevilen Aytmatov’un bu hikayelerindeki başarısıyla topladığı ilgi, ona daha sonraki yıllarda Elveda Gülsarı gibi, Gün olur asra bedel gibi romanlarla, toplumsal problemleri tüm Sovyetlerin gündemine taşıma imkanı sunmuştur.

    Aytmatov 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır. Bu romanda Hıristiyanlık dini baz alınarak rejimin dini hayat üzerindeki yanlış uygulamalarına, bunun bir neticesi olan uyuşturucu belasına ve bozulan ekolojik dengeye değinmiştir.

    Aytmatov 1990’da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Gün Olur Asra Bedel romanının devamı olan Cengiz Han’a Küsen Bulut’u yayınlar. Yazar bu eserinde Sosyalist rejime daha önce yazdıklarından daha sert eleştiriler yöneltir. Bu roman aslında yıllarca rejimin her katında bulunmuş birinin görgü şahitliği yapmasından başka bir şey değildir. Totaliter, baskıcı kafa yapısını bütün çelişkileriyle gözler önüne serer.
    Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı
    Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almış, bu sayede rejimin işleyişine tanık olmuş biridir. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olan yazar, halen Kırgızistan’ın Luxemburg, Hollanda ve Belçika büyükelçilikleri görevini yürütmektedir.
    ***
    “Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine doğru genişletmek ve ‘evrensel’ olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar “tipik insan” ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.”
    Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya ait efsane, destan, masal hikaye ve türküleri, bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalışmış. Hikayelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Hikayelerinde, Kırgız Türklerinin zengin şifahi kültürüne ait efsaneleri, masalları, türküleri kullanışında gözlenen coşku da yazarın bu yanının en bariz göstergesi durumundadır.
    Cengiz Aytmatov’un eserleri hayatından izler taşır. Hayat, onu halkının bütün sorunları ile çok küçük yaşlarından itibaren yüz yüze getirmiş, ona halkını tanımasını, onun genel halini anlamasını sağlayan bir çevrede yetişme imkanı sunmuştur. Savaş Aytmatov’un hatırasında silinmeyecek izler bırakır. Savaş için askere alınan yetişkin erkeklerin köydeki işlerinin hepsi, halkın sorunlarına çare bulmak, daha on iki-on üç yaşlarındayken onun ve akranlarının sırtına yüklenir. Cepheye gönderilen erkeklerin ailelerinin sorumluluğu, onların iaşesi, aralarındaki sosyal ilişkiler, bir yandan savaşa rağmen devam etmesi zorunlu olan zirai faaliyet, savaşın daha çok küçük yaşlarda Aytmatov’un sırtına yüklediği sorumluluklardan en görünürde olanlarıdır.
    Aytmatov’un köy sovyeti kolhozu sekreterliği sırasında yaşadıkları, çektiği sıkıntılar, şahit olduğu zor durumlar eserlerine de yansımıştır. Toprak Ana romanında ve yüz yüze hikayesinde, ikinci dünya savaşında erkekleri askere alınan köylerde geride kalanların çektiği sıkıntılar etkileyici bir üslupla anlatılır. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen cepheye çağrılma yaşı, yine gidenler, ayrılıklar, gözyaşları... yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş. Yazar eserlerinde salt bir savaş karşıtlığı fikri vermeye çalışmasa da, hikayelerinde halk, evlatlarını cepheye göndermesine rağmen savaşı sahiplenmemiş bir görünüm sergiler. Savaşın anlatıldığı bölümlerde bir savaş romantizmine rastlanmaz.
    Aytmatov savaş yıllarını, kocasız kalan kadınları babasız kalan çocukların, oğulsuz kalan anaların acılarına şahit olmuş, asker kaçaklarını görmüş, geride kalanların birbirlerine yaptıkları acımasızlıklarını yaşamış. Hasılı bütün yıkıcılığıyla savaş ona hikayelerinde temel malzeme olmuş.
    Savaş insanları hayal edemeyecekleri acıları çekmeye, ağırlığına tahammül edilemeyecek durumlarda kalmaya zorluyor. Ve böylesine zor durumları kelimelere dökmekte Aytmatov’un başarısı onun ustalığının kanıtı durumunda.
    Eserlerinde Sovyet rejimine eleştiriler yönelten Aytmatov bunu önceleri daha özenli ifadelerle, sistemin genel yanlışlığını vurgulamak yerine işleyiş, uygulayış bozuklularına değinirken, ileri ki yıllarda yazdıklarında sistemi temelden sorgulamaktan çekinmemiştir. Elveda Gülsarı romanında gençliğini devrimin idamesine adamış biri olan Tanabay’ın dilinden, işleyişte yanlış giden bir şeyler olduğunu, gençliğinde kolayca terk ettiği eskilere ait uygulamaların aslında vazgeçilmez olduklarını -Bunu çok somut bir örnekle sunuyor. Tanabay, gençliğinde kullanılmasına karşı çıktığı, çobanların kışın yaylalarda kullandıkları keçe çadırların aslında şartlara en uygun barınaklar olduğunu yaşlanınca fark ediyor- söylerken, kendine ait olana karşı takınılan bu türden yanlış tavırlardan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Ancak yazar, Gün Olur Asra Bedel romanında rejimin dine, geleneklere ve halkın değerlerine yönelik tavrı keskin bir dille eleştirirken, kendi değerlerini unutanların, değersiz mankurtlardan başka bir şey olmayacaklarını ifade ediyor. Dişi kurdun rüyaları ve Cengiz han’a küzen bulut’ta ise Aytmatov, baskıcı sovyet rejimi, ve onun uygulayıcılarını tasvir ederken, totalitarizmin zaman ve mekana göre değişmeyen karakterini etraflıca irdeliyor. Dişi kurdun rüyaları romanında, boston adlı çoban, her yıl ürün talebini daha da artıran merkez yöneticilerine, topraklarının veriminin azaldığını bunun nedeninin de meraların, kimseye ait olmamaları dolayısıyla bakımsızlaşması olduğunu, çarenin toprakların, çobanların mülkü haline getirilmesi olduğunu, böylece sahiplerinin meralarına en iyi şekilde bakıp en yüksek verimi alacaklarını söylüyor. Boston’un bu talebi bunun sosyalizm ilkeleri ile örtüşmediği gerekçesi ile geri çevriliyor, ayrıca köyün en başarılı çobanı olan bu adam devrim karşıtı fikirleri yüzünden dışlanıyor, Hikayenin bu bölümüne yazar çoğunlukla çiftçi olan Kırgız ve Kazak halklarının rejimle olan sıkıntılarına değiniyor, sosyalizmin mülkiyet karşıtlığına dair sert eleştiriler yöneltiyor.
    Aytmatov’un eserlerinden, eserlere konu olan Kazak ve Kırgız Türk boylarının din telakkileri hakkında da ipuçları çıkarmak mümkün. Eserlerinde yöre insanının din anlayışı, İslamiyet ve Şamanizm’in harmanlandığı, İslamiyet’ten uzak olmayan ama Şamanist unsurlarda içeren bir ‘töre’ anlayışı çerçevesinde şekillenmekte. Gün olur asra bedel romanında, kadim arkadaşı Kazangap’a layıkıyla bir cenaze töreni yapmak isteyen Yedigey, yeni yetişen neslin din ve gelenek karşısındaki aldırışsızlığına isyan eder. Dostu için yaptığı törende dini gereklilikleri ihmal etmek istemeyen, arkadaşının naaşını atasından gördüğü gibi kıbleye doğru koyan, Kur’an okuyan Yedigey, etrafındaki gençlere, cenazeyi nasıl gömdüğüne dikkat etmelerini, kendi ölünce de onu böyle gömmelerini öğütler. Burada yazar halk içinde din duygusunun kaybolmasına sebebiyet veren rejim ve onun uygulayıcılarına yedigey’in dilinden okuduğu lanetlerde, milletinin dininden, tarihinden, kendinden uzaklaşması karşısında duyduğu üzüntüyü dile getirir. Eserlerinden, her ne kadar dinden uzaklaşmış olunsa da yüzyıllardır insanların hayatlarını şekillendiren İslam’ın izlerinin toplum hayatından kolayca silinmediği anlaşılmakta. Lakin eserlerde at eti yeyip kımız içen, Atların tanrısına, Boynuzlu maral anaya dua eden karakterlerin varlığı, Kırgız ve Kazak Türkleri arasında alttan alta geleneklerde yaşayan Şamanizm’in kalıntıları olarak kendini gösteriyor;

    Ey Isık-Göl, yeryüzü’nün gökyüzü’ne bakan gözü! Sana sesleniyorum ey suları buz tutmayan göl! Ey kutsal ebedi Varlık! Kadere hükmeden Gök tanr gözünü köpüklerine çevirdiği zaman, duamı O’na ulaştırasın diye, sana sesleniyorum... Yıldırım Sesli Manasçı’dan
    Ey koruyucu Çoban Ata, koyunların koruyucu ruhu! İşte sürülerin ilk kuzusu! Onu kolla, bütün kuzuları kolla! Biz çobanları da kolla!... Elveda Gülsarı’dan
    Aytmatov’un kuşkusuz en önemli özelliği romanlarında kullandığı folklorik malzeme. Halk ait olan her şeyden, kültüründen, coğrafyasından yani insanından haberdar olması Aytmatov’un farklı yanı. Destanlardan, masallardan, atasözlerinden söylentilere, fırtına habercilerine (halkın tecrübeleri) vs kadar. Bunların arasında efsaneler ve masallar ön plana çıkıyor. Beyaz gemi romanı ile efsane ve masalları eserlerinde daha ağırlıklı kullanmaya başlayan Aytmatov, Gün Olur Asra bedel ve onun devamı olan Cengiz Han’a Küsen Bulut romanlarında da efsanelere yer veriyor. Beyaz Gemi’de hikaye bir masala dayanıyor; Boynuzlu Maral Ana destanı. Düşmanları tarafından kılıçtan geçirilip kimsenin sağ bırakılmadığı bir kabilede düşmanlarının gözünden kaçan bir kız bir oğlan iki küçük çocuğun, yavruları insanlar tarafından öldürülen bir maral tarafından sahiplenilmesini anlatan masal Aytmatovun kaleminde iyiyle kötüyü çarpıştıran, iyiliğin pasif olamayacağına vurgu yapan bir hikayenin malzemesine dönüşüyor. Gün Olur Asra Bedel’de ise mankurt efsanesi ve raymalı aga ile begimay hikayesi anlatılıyor. Cengiz han’a küsen bulut’ta ise romana ismini veren efsane, han’ın üzerinde onun gittiği yere giden ve o iyilik yaptıkça orada kalacak olan bir bulut. Aytmatov, efsane ve masalları kendi hayalinde değiştirip onları konuyla ve zamanımızla örtüşen bir zemine çekiyor. Bir mülakatında, eserlerinde kullandığı efsane ve masalları orijinal halleriyle kullanmadığını, günümüz için daha çarpıcı olacak şekilde değiştirdiğini söylüyor.

    Aytmatov’un eserlerinde yer verdiği bir diğer folklorik öğe ise türküler. Onun yaptığı sadece türküleri hikayede kullanmak değil, türküler hakkında bir hassasiyet oluşmasını sağlamak, onlara dikkat çekmektir. Nitekim hikayelerinde kullandığı türküleri, türkünün doğduğu ortamın şartlarıyla, ardındaki hikayelerle birlikte alır. Eserlerinde birçok yerde türkülere verdiği önemin altını çizer;
    “... bir türkü söylenmektedir, ya genç yada yaşlı bir çobandır bu türküyü söyleyen. Dedem beni hemen durdurur: ‘bak dinle, der, böyle türküyü her zaman duyamazsın.’ Orada durup dinleriz. Dedem içini çekerek sesin geldiği tarafa bakar ve başını sallar.”
    “dedem diyor ki, geçmiş zamanların birinde bir han başka bir hanı tutsak almış. Bu han tutsağına: “Eğer istersen benim kölem olarak yanımda kalır uzun zaman yaşayabilirsin. İstemezsen en büyük arzunu yerine getirir, sonra da seni öldürürüm”, demiş. Tutsak han düşünüp cevap vermiş: “Köle olarak yaşamak istemiyorum, beni öldür daha iyi. Ancak öldürmeden önce herhangi bir çobanı buraya getirmeni istiyorum.” “Ne yapacaksın o çobanı?” “Ölmeden önce ondan bir türkü dinlemek istiyorum.” Dedem diyor ki, işte böyle vatanlarının bir türküsü için canlarını feda eden insanlar varmış. Böyle insanları görmeyi ne kadar isterdim! Herhalde onlar büyük şehirlerde yaşıyorlar.
    “Türküyü dinlerken dedem kulağıma fısıldar: İlahi! Ne büyük insanlarmış eski insanlar! Ne türküler yakmışlar”
    Aytmatov’un Kırgız şifahi edebiyatının ana unsurları olan masal, efsane ve türkülere yaptığı vurgunun altında, insanına kendini hatırlatma çabası vardır. Gün olur asra bedel romanında Abutalip adlı öğretmen halk içinde dinlediği masal ve türküleri yazıya dökerek gelecek kuşaklara aktarma telaşı içerisindedir.
    ...
    Senden geniş nehir var mı ?
    Senden aziz yurt var mı Enesay?
    Senden derin bir dert var mı Enesay?
    Senden özgür olan var mı Enesay?
    Senden geniş bir nehir yok Enesay,
    Senden aziz bir vatan yok Enesay,
    Senden derin bir dert de yok Enesay,
    Senden özgür özgürlük yok Enesay,
    Enesay, Yenisey nehrinin kırgızca ismi.
    Aytmatov’un başarısının ardında, onun, devasa Kırgız kültürünün yazılı edebiyattaki ilk temsilcilerinden biri olmasının yanında, kendi kültüründen, coğrafyasından, insanından haberdar olmak yatmaktadır. Beslendiği kaynak daha nice Aytmatov’lar çıkaracak gürlüğe sahiptir.

    Yüzyüze
    Hikaye ikinci dünya savaşı yıllarında geçiyor. Seyde ve İsmail yeni evli bir çifttir. Düğünün hemen ardından, gece gündüz çalışarak yaptıkları evlerinde oturamadan İsmail askere alınır. Karısı Seyde, bebeği ve kaynanası ile birlikte kocasının dönüşünü beklemektedir. Köyde savaşın getirdiği yoksulluk kol gezmekte, yiyecek sıkıntısı ve çalışabilecek erkeklerin askere alınması yüzünden işlerin sekteye uğraması, hayatı zorlaştırmaktadır. Bir gece İsmail savaştan kaçıp, gizlice eve gelir. Seyde sevincinden durumu anlayamaz. Daha sonra kocasının bir asker kaçağı olduğunu anlayan Seyde, durumu kabullenir. İsmail, kışı köyün dışındaki bir mağarada geçirdikten sonra ailesiyle birlikte uzaklardaki akrabalarının yanına göçmeyi planlamaktadır. İlk zamanlar geceleri evine gelen İsmail daha sonra bunu güvenlik gerekçesiyle bırakır. Artık o bütün zamanını mağarada geçirmektedir. Bu sırada karısı Seyde, bir yandan kocasının kaçak halini insanlardan saklamaya çalışırken, diğer yandan da köyün yokluktan kırıldığı, yiyeceğin hanelere nüfusa oranla dağıtıldığı bir durumda kendi rızklarından keserek kocasına yemek götürme telaşı içerisindedir.
    Köyün dışında bir mağarada kaçak bir şekilde yaşayan İsmail’in psikolojisinde, yakalanma korkusu ve yalnızlık olumsuz tesirler yapar. Gittikçe yabanileşir, artık Seyde’nin getirdikleri ile doymamaktadır. Evlerinin bitişiğinde Totoy adında iki çocuklu bir kadın yaşamaktadır. Kocasını savaşta kaybeden bu hasta kadın da köyü kasıp kavuran yokluktan çocuklarını koruma telaşındadır. Bu kadın ve bebeklikten yani çıkmış çocukları bütün umutlarını yakında doğum yapacak olan ineklerine bağlamışlardır. Kadının ve çocukların bu durumuna şahit olan Seyde ineğin biran önce doğurması ve onlara süt vermesi için dua etmektedir. Bir gün bu kadının bel bağladığı ineğin çalındığı haberi yayılır. Totoy perişan olur. Herkes hırsız avına çıkar. Seyde komşularının ineğini çalan hırsızın, o gece eve elinde taze etlerle gelen kocası olduğunu öğrenir. Çok zor bir durumda kalmıştır, üzüntüsünden saçları bembeyaz olur. Bu ruh hali içinde kocasının saklandığı mağarayı askerlere gösterir. İsmail’in, askerlerle yaptığı çatışmanın ortasında, karısıyla yüz yüze gelmesi ile hikaye sona erer.
    “Aralarındaki mesafe gittikçe azalıyordu ve birden yüz yüze geldiler! O zaman Seydesini tanıyamadı. Bu kadın o değildi. Başı açık, saçları ağarmış, kucağında yavrusuyla korkusuzca kendisine bakan bu kadın o değildi. Birden onu kendisine fersah fersah uzaktaymış gibi gördü. Kederinin heybetiyle erişilmez, ulaşılmaz bir yüceliğe kavuşmuştu. Onun karşısında kendisi ne kadar güçsüz, ne kadar acınacak haldeydi!”
    Aytmatov bu hikayesi için şunları söylüyor;
    “Yüz yüze’de anlatmaya çalıştığım ana konu devlet otoritesi ve bireyin karşı karşıya gelmesi olgusudur. Bu sadece Sovyetler birliğinde olan bir olgu değildir; bütün savaşlarda devlet ve birey çatışması vardır.”
    ***
    Cemile
    Aytmatov, ikinci dünya savaşı yıllarında geçen bu hikayede, Cemile adlı evli genç bir kadının yaşadığı aşkı, kayınbiraderinin dilinden anlatır. Cemile kocası Sadık’la yeni evlenmiş, düğünün ardından Sadık askere gitmiştir. Cemile güzel, canlı ve hareketli bir kadındır. Köyün bütün delikanlıları Cemile’ye hayrandır. Yengesinde anlayamadığı bir farklılık sezen Seyit, onu tanımaya, ona daha yakın olmaya çalışır. Köy idaresinden gelen biri, Seyit’in annesine köyde çalışacak erkek kalmadığını, yapılacak bir çok işlerin olduğunu, bu yüzden de Cemile ve Seyit’e arabalardan birini verip, onları istasyona malzeme taşımaya tayin edeceklerini söyleyerek bunun için izin ister. İlk zamanlar ayak sürüyen bu kadın, daha sonra buna izin verir. Bu hadise yengesiyle bir şeyler paylaşmak isteyen Seyit için bulunmaz fırsat olur. Yanlarına üçüncü eleman olarak, Danyar adında, savaştan sakat dönmüş, oldukça içine kapanık biri verilir. Bu bitmeyen erzak taşımaları, onları güzel sabahlarda yük taşırken, yorgun akşamlarda boş arabayla dönerken, çalışırken, dinlenirken “birlikte” kılar. Bu birliktelik Cemile ile Danyar arasında bir yakınlaşmaya, bir gönül birliğine gider. Danyar akşamları dönüş yolunda türkü söyler, Seyit ise, türküleri dinlerken hayallere dalan Cemileyi ve yanık sesli Danyar’ı seyreder. Olaylar gelişir, Cemile ile Danyar birlikte memleketlerini terketmeye karar verirler. Onları giderlerken yalnız Seyit görür.
    “Akşam üzeriydi, birden yanyana giden iki insan gördüm. Bunların çay geçidinden geçtikleri besbelliydi. Aa! Cemile ve Danyar idi bunlar!
    ..
    İşte vadide, fundalar arasında bir patikadan gidiyorlardı. Onları gözlerimle takip ediyor ve ne yapacağımı bilemiyordum. Arkalarından seslensem? Ama dilim damağıma yapışmıştı.
    Güneşin sarı kızıl ışınları, dağlar boyunca hızlı hızlı akan alaca bulutların üzerinden kayıp kayboluyor ve hava birden kararıyordu. Danyar ve Cemile hiç arkalarına bakmadan, demiryolu kavşağına gidiyorlardı. Başları fundaların arasında iki defa daha göründü, sallandı ve sonra kayboldular..”
    Seyit resme kabiliyetli bir çocuktur, ve zihnindeki Cemile ile Danyar’a ait son fotoğrafı tuvale dökmeyi aklına koyar. Yıllar sonra bu onun ressam olarak mezun olacağı akademiye sunduğu diploma çalışmasının konusudur.
    ***
    Elveda Gülsarı
    Elveda Gülsarı romanı değişen hayat karşısında ilerleyen yaşlarında, bu değişim de kendi emeği de olmasına rağmen bocalayan, değişim adı altında değerlerin söküp atıldığını geç de olsa fark eden bir adamın yaşadıklarını anlatır. Bu roman önce Rusça yazılmış, sonra Kırgızca’ya çevrilmiştir. Aytmatov tezli eserlerini önce Rusça yazmaya dikkat eder.
    Taanabay gençliğinde hareketli bir hayat yaşamış, rejimin uygulamalarını hayata geçirebilmek için uğraşmış, iyi niyetli çalışkan bir adamdır. İkinci Dünya Savaşından dönünce mesleği olan demircilikle uğraşan Tanabay, çok sevdiği, saygı duyduğu Çora’nın ısrarı üzerine yılkıcılığa (at çobanlığı) başlar. Devraldığı sürüde Gülsarı isminde eşine ender rastlanacak çok değerli bir taypalma yorga* at vardır. Tanabay bu atla bütün yarışlarda birinci gelir. Onun adını yörede duyurur. Bir gün bu at merkezden Çoranın yerine yeni tayin olan sekreterin bineği olamk üzere Tanabay’dan istenir. Tanabay önceleri direse de vermek zorunda kalır. Lakin at her seferinde kaçıp eski sahibini bulmaktadır. Sekreterin adamları ata olmadık zulümler uygularlar, ayaklarına demir prangalar vururlar, eziyet ederler. Tanabay her şeye rağmen canla başla çalışarak sekreterliğin verdiği görevleri yerine getirmeye çalışır. Bir defasında ondan yanına yardımcı gençler alarak koyun sürüleri ile uğraşması istenir. Tanabay kabul eder, Dağlarda, yaylalarda zor durumlarda kalır, işte burada eskilerin kullandıkları keçe çadırların çobanlık için ne kadar uygun olduğunu anlarken, gençliğinde bu çadırların kullanılmasına gösterdiği muhalefetten dolayı utanır. Ona koyunların kuzulayacakları zaman kullanması için tahsis edilen ağıl’ın viran durumda olması, hava şartlarının bozukluğu, yardım için yanına verilen gençlerin işi bırakıp gitmeleri, her seferinde daha fazla ürün isteyen merkez yöneticilerinin sorunlara ilgisiz kalmaları Tanabay’ın moralini bozar. O günlerde Çora’yla birlikte teftişe gelen müfettişe patlar, ona sadece konuştuklarını problemin çözümüne dair kafa yormadıklarını, hep daha fazla istemekten başka bir şey bilmediklerini söyler. Bunları söylerken kullandığı “yeni efendi” sözü onun devrim düşmanlığıyla yaftalanıp yargılanmasına ve partiden atılmasına kadar varacaktır.
    Aytmatov bu eserinde Kırgız köylüsünün dertlerini duyurmaya çalışmış, onlardan hep daha fazlasını isteyen, ama teşekkürü çok gören totaliter zihniyete göndermeler yapmıştır. Tanabay’ın yargılandığı mecliste konuşulanlar, katı ideolojik zihniyetin dünyanın her tarafında aynı yapıyı arz ettiğinin kanıtıdır. Tanabay’ın kavga ettiği müfettişin orada söyledikleri aslında bildik sözler;
    Parti üyesi yoldaşlar, izin verirseniz ben durumu biraz açıklamak istiyorum. Bazı yoldaşları uyarmak isterim ki, Tanabay’ın davranışı basit bir kabadayılıktan öte bir durumdur. Bu yoldaşlara şunu söylemek istiyorum. Eğer bu bair bir kabadayılıktan ibaret olsaydı, inanın ki onu bu kurula getirmezdim. Kabadayılarla başa çıkmak için başka usullerimiz de var. Mesele, Tanabay’ın beni aşağılaması da değil. Ben ilçe parti komitesini temsil ediyorum. Böyle olunca da partinin aşağılanmasına izin veremem, bunu görmezlikten duymazlıktan gelemem. (ne kadar tanıdık değil mi?)
    * Dil, o dili konuşan insanların hayatlarında önem arzeden kavram yada olgular etrafında şekilleniyor. Buna en somut örnek Kırgız dili olur, Kırgız Türkleri’nin hayatlarında atlara büyük önem verilir, -insanlar atları dolayısıyla itibar görür, atların şerefine ziyafetler verilir- ve bu önem dilde en bariz şekilde ortaya çıkıyor. Yaşlarına göre cabağı, kulun, tay, biye, koşmalarına göre taypalma yorga, su yorga, kiytin yorga, sürü isimleri olarak üyir, yılkı, renklerine göre küren, ciyren, şabdar, karakök, temir karakök, kızıl karakök, tarlan kök, argımak -en iyi cins at-, kunan -yarış tayı-, tulpar -Manas’ın etrafındaki bahadırların bindiği, görünmez kanatları olduğuna inanılan atlar- gibi kelimeler ve daha niceleri Elveda Gülsarı’da atları nitelemek için kullanılmakta. Taypalma yorga ve Su yorga dünyanın en değerli binek ve yarış atlarıdır.
    ***
    Toprak Ana

    Aytmatov bu ilk romanı İkinci Dünya Savaşında kocasını ve üç oğlunu cepheye gönderen bir kadının yaşadıklarını konu alıyor. Tolganay, mutlu bir yuvaya sahipken, kocası ve üç oğlu savaşa katılınca en büyük oğlunun karısı Aliman ile birlikte onların geri dönecekleri umuduyla yaşarlar. Tolganay güçlü bir yapıya sahip, yüreği insan ve toprak sevgisi, üretme coşkusuyla dolu bir kadındır. Erkeklerini savaşa gönderen köyün dertleriyle uğraşır. Ev ev ihtiyacı olan insanlarla ilgilenen tolganay, yokluğun pençesinde her türlü acıyla yüz yüze gelir. Gelini Aliman ile birbirlerine dayanak olan bu kadını gelininin durumu çok üzmektedir. Çok sevdiği kocasını evlendikten hemen sonra cepheye uğurlayan genç Aliman’ı kendi kızı olarak bağrına basar. Tolganay Cepheden kocası ve büyük oğlunun ölüm haberini aldiğinda, kendi halinden çok gelinine üzülür. Bir gün gelininin bir çobanla yaşadığı gayri meşru ilişkiden hamile kaldığını öğrenir. Bütün acılara rağmen (diğer iki oğlunun da ölüm haberi ulaşmıştır) gelinine sahip çıkar. Aliman bu çocuğu doğururken ölür. Tolganay çocuğu bağrına basar. Ona Canbolat ismini verir. Bu bebek, artık mazide kalmış ailesinden ona kalan tek hatıradır.
    Aytmatov romanı ömrünün sonunda toprakla dertleşen Tolganay’ın dilinden anlatır. Yazar bu romanında üretmenin verdiği huzuru, toprağa saygıyı, insan sevgisini işlerken, savaşın mantığını ardında bıraktığı kırık dökük hayatlar çerçevesinde sorguluyor.
    Akşam yemeği için büyük arabanın yanında otların üzerinde oturduk. Ekmek sıcaktı. Yeni çıkmıştı fırından. Canbolat ilk dilimi bana verdi:
    - Buyur büyükanne.
    Ekmeği aldım, bereketli olması için duamı yaptım ve ilk lokmayı ağzıma götürdüm. Çiftçilerin, tarım araçlarını kullananların ellerinin kokusuydu bu. Bu ekmek petrol kokuyor, demir kokuyor, saman kokuyor, olgun başak kokuyordu. Evet eskiden olduğu gibiydi herşey. Lokmamı yutarken gözyaşlarımı tutamadım: “Ekmek ölümsüzdür, iş de ölümsüzdür” dedim içimden.
    ***
    Beyaz Gemi

    Aytmatov bu romanıyla edebiyat aleminde geniş yankı uyandırmış, eseri çok tartışılmıştır. Önce Rusça yazılan roman Kırgızca’ya sonradan tercüme edilir. Romanın kahramanı yedi sekiz yaşlarında Isık-Göl kıyısında dedesi, ninesi, teyzesi ve onun kocasıyla birlikte yaşayan bir çocuktur. Babası ve annesi tarafından terk edilen torununa sahip çıkan Mümin dede, sonradan evlendiği karısı ve torunuyla birlikte bu tenha göl kenarında, ormanın bakım işleri ile uğraşan ve partiden olan damadı Orozkul’a yardım etmektedir. Orozkul’un karısı, çocuğun teyzesi Bekey kısır olduğu için çocuk sahibi olamayan bir kadındır. Orozkul evlat sahibi olamamanın hıncını bu zavallı ihtiyar ve onun çocuğu olmayan kızından çıkarmaktadır.
    Çok geniş bir hayal dünyasına sahip olan çocuk, dürbünüyle hergün gölde yük ve yolcu taşıyan bir gemiyi izler. Gemilerde tayfalık yapan babasının da bu gemide çalıştığını düşünerek, balık olup bu gemiye ulaşmayı, babasına zavallı dedesini, zalim Orozkul’u, yaşadıklarını hayallerini anlatmayı düşler. Dedesinin yanından hiç ayrılmayan çocuk, onun anlattığı masaları dinlerken adeta yaşıyormuşçasına onlardan etkilenir. Bu masallardan biri Boynuzlu Maral Ana destanıdır.
    Eski zamanlarda Yenisey ırmağı boyunca kabileler arasında savaşlar olur, zaferler ve yenilgiler yaşanırmış. Fakat kabilelerin büyüklerinden biri öldüğü zaman büyüklerine yas tutan kabileye saldırılmazmış. Bir gün Kırgızların lideri öldüğünde ona geleneklerine göre büyük bir cenaze töreni düzenlemişler. Herkes cenazeye layıkıyla bir tören yapılması için uğraşırken, onları silahsız yakalayan bir düşman kabilesi , bir kişiyi bile sağ kalmayacak şekilde kılıçtan geçirmiş. Yalnız bu mezalimden, o baskından biraz önce oynamak için ormana giden bir kız, bir de oğlan çocuğu kurtulmuş. Çocuklar onların düşmanları olduğunu bilmeden, o sırada uzaklaşan toz bulutunun ardına düşmüşler. Çok uzaklarda bir dağın yamacında bir şölen verildiğini görüp oraya gitmişler, bu şölen yeni topraklar kazanan düşmanlarının zaferlerini kutladıkları bir şölenmiş. Oraya gidince kabilenin lideri, bu iki çocuğun Kırgız aşiretinden olduklarını anlayıp, onları bir uçurumdan atması için bir kadına vermiş. Böyle bir şeye kadının da gönlü razı olmuyormuş ama, o yapmazsa bir başkası çocukları feci bir şekilde öldürebilirmiş. Onları uzaklarda bir uçurum kenarında aşağıya atacakken, büyük boynuzlu bir maral belirmiş. Kadına yavrularının insanlar tarafından öldürüldüğünü, o yüzden o çocukları istediğini, onları yavruları gibi büyüteceğini söylemiş. Çocukları alıp güneylere Isık-Göl kıyılarına gelmiş. O iki çocuk büyümüş, Kırgızlar onların soyundan yeniden türemiş. Ve bu insanlar Boynuzlu Maral Ana’nın çocuklarına hep saygı duymuş, onları avlamamışlar. Ta ki, yıllar sonra dosta düşmana ne kadar zengin olduklarını göstermek için, ölen babalarına yaptıkları görkemli bir cenaze töreninde, oğulları onun öte dünyada Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan olduğunun anlaşılması için, mezarının başına büyük bir maral boynuzu dikmeyi düşünene kadar... Bundan sonra ölenlerine saygı ifadesi olarak, mezar başlarına maral boynuzu dikmeye başlamışlar. Boynuzlu Maral Ana bu insanlara küsmüş, kalan yavrularını alıp oraya veda ederken, bir da ha geri dönmeyeceğini söylemiş.
    Bir gün dede sevinçle çocuğa maralların geldiklerini, onları ormanda gördüğünü söyler. Çocuğun sevincinin tarifi yoktur. Ancak maralların geldiğini bilen yalnız dede ve torunu değildir. Bir gün Orozkul bu marallardan birini avlayıp misafirlerine ikram etmek ister. Tüfek Orozkul’a muhtaç olan Mümin dedenin eline verilir ve maral ona vurdurulur. Çocuk bütün bunlar olup biterken evde hasta yatmaktadır. Dışarı çıktığında insanların sevinçle et paylaştıklarını görür. O gün ilk defa dedesinin içki içtiğine şahit olur. Etrafa bakınırken öldürülen maralın boynuzunu görünce, üzüntüsünden ne yapacağını bilemez. Birden içinde bir balık olup babasına gitme isteği doğar. Yakınlardaki çaya koşan çocuk, kendini azgın sulara bırakır.

    CENGİZ AYTMATOV VE ESERLERİ 

    (Kaynak : http://www.ntvmsnbc.com/news/449571.asp#storyContinues)
    Tedavi gördüğü Almanya’nın Nuremberg kentinde 10-haziran-2008 günü vefat eden dünyaca ünlü yazar ve devlet adamı Cengiz Aytmatov’un eserleri 150’nin üzerinde dile çevrildi.

    Kırgızistan’ın Talas eyaletinin Şeker köyünde 12 Aralık 1928’de dünyaya gelen, adı Cengiz Han’dan esinlenilerek konulan Aytmatov, Kazakistan Cambul Veterinerlik Teknik Okulu’nda okudu. Daha sonra Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’teki Tarım Enstitüsü’nde öğrenimine devam etti. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne gitti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova’da eğitimini sürdürdü.

    Edebiyat yaşamı Moskova’da başlayan Aytmatov, bu yıllarda Pravda gazetesinde çalıştı. Ardından, yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği’ne üye kabul edildi.


    Aytmatov, 1963’te Lenin Ödülü’nü aldı. 1970’de yazdığı “Selvi Boylu Al Yazmalım” eseri Türkiye’de filme alındı. Bazı eserleri de Rusya’da sinema filmi oldu.

    Yapıtları yüz ellinin üstünde dile çevrilen Aytmatov’un eserleri arasında Zorlu Geçit (1956), Yüzyüze (1957), Cemile (1958), İlk Öğretmenim (1962), Dağlar ve Steplerden Masallar (1963), Elveda, Gülsarı (1966), Beyaz Gemi, Selvi Boylum Al Yazmalım (1970), Fuji Dağının Tepesi (1973), Gün Olur Asra Bedel (1980), Darağacı - Dişi Kurdun Rüyaları (1988), Toprak Ana, Cengiz Han’a Küsen Bulut, Çocukluğum, Kırmızı Elma ve Rusya ve Kırgızistan’da pek çok ödül alan Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı bulunmaktadır.

    Ünlü Fransız şairi Louis Aragon, üne kavuştuğu eseri “Cemile” için “en güzel aşk romanı” demişti.

    Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Kırgızistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra, edebi çalışmalarının yanı sıra ülkesini Lüksemburg, Belçika ve Hollanda’da büyükelçi olarak temsil eden Aytmatov, AB, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini de üstlendi. Kırgız yetkilileri, 80. doğum günü dolayısıyla 2008 yılını Aytmatov yılı ilan etmişti.

    Eşi hayatta olan Aytmatov’un 3 oğlu ve bir kızı bulunuyor. Aytmatov’un cenazesinin perşembe günü Almanya’dan ülkesine götürülmesi ve cenaze töreninin cumartesi günü yapılması bekleniyor.

    Yorum (1) Sende Dök içini!

    Kin Kapısı ve İhanetler

    Osmanlı Döneminde iki Patrik, İhanetleri yüzünden asılmıştır.
    1.
    Fener Patriği III. Pantenios, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik ediyor. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Patriğin voyvodalara gönderdiği mektubu ele geçiriyor ve Patriğin asılmasını emrediyor. Patrik III. Pantenios, 24 Mart 1657 günü Parmakkapı’da asılıyor…


    2. 1820-1821 Mora isyanı, Balkanlar’ın Memâlik-i Osmanî’den ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biri oluyor.


    Mora’da Binlerce Müslüman Türk kılıçtan geçirilmişti. Dönemin Padişahı İkinci Mahmut, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı görevlendirmiş ve bu ayaklanmada parmağı olanların derhal tespit edilmesini istemiştir. Yapılan tahkikatta ve Patriğin evine düzenlenen baskında Patrik Beşinci Gregorius’un “ihanet” ettiği tespit edilir. Ayrıca Osmanlı’nın amansız düşmanı Rus Çarı Alexandra yazdığı istihbarat mektupları ortaya çıkar ve yargılanan patrik, halkı isyana teşvik etmek ve Devleti Osmani Aliye ihanet etmek suçuyla “idam”a mahkûm edilir. İnfaz, Fener Patrikhanesinin kapısı önünde 21 Nisan 1821 günü icra edilir.

    Bunun üzerine Patrikhane yönetimi, aynı yerde bir Türk büyüğü asılana kadar bu kapının kapalı tutulmasına karar veriyor. Mezkûr kapı, “KİN KAPISI” olarak anılıyor…

    Patrikhane yönetiminin bu kararından haberdar olan Türk devlet yetkilileri, buna bir misilleme olarak, Patrikhane’nin bulunduğu sokağın adını “Sadrazam Ali Paşa” koyarlar. Bu kapı hala kapalıdır. Girişler, bu kapının solundaki küçük kapıdan yapılmaktadır


    İDAM EDİLEN PATRİĞİN RUS ÇAR’INA MEKTUBU

    Osmanlı Devletinde Rus sefiri (büyük elçisi) olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, “isyana elebaşılık etmek” suçundan Fener Patrikhânesi’nin kapısında asılan, Patrik Gregorius’un, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektuba hâtırâlarında şöyle yer veriyor:


    - “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-ı mümkündür. Çünkü Türkler, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da an’anelerine olan merbutiyetten (bağlılıktan), ahlaklarının salâbetinden (kuvvetinden) gelmektedir.


    Türkler’de evvela itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dinî metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-ı milliye ve mâneviyelerine uymayan haricî fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.


    Türkler, haricî muaveneti (dış yardımı) reddederler, haysiyet hisleri buna manidir. Velev ki, muvakkat bir zaman için zahirî kuvvet ve kudret verse de, Türkler’i harici muavenete alıştırmalıdır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkler’i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ni tasfiye için, mücerred olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir. Ve hatta sadece bu yolda yürümek Türkler’in haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.
    Yapılacak olan, Türkler’e bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır!”

    Fener Rum Patrikhanesi’nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos akademisinin 1884 yılı ders müfredatında olan Ada belediye başkanı tarafından ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu ;


    1) Türkler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.
    2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecek.
    3) Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türkler sakat ticaret yollarına götürülecek, bol faizli krediler açılacak, ağır şartlarla rehin kabul edilecek.
    4) Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere  edilecek. Bu amaçla küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türkler arasında yayılmasına çalışılacak. Türkler ziyana ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak. Argoya benzer bir küfür dili Türkler arasında yayılarak milli dil ve duyguları bozulacak. Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp, Türk halkı ile hocaların arası açılacak.
    5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans yeniden kurulacak.
    6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek. Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türkler arasında kardeş kanı akıtılacak. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.
    7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak. Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri, halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilecek. Buradan komşu ülkelere satılacak. Rum tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.
    8- Doktor ve eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice zehirleyip öldürecek. Kör, sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.
    9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek. Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türkler ellerindeki toprakları Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.
    10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları ile Etniki Eterya’nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği direktiflere göre uygulanacak.
    11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak., ölümlü kazalar yaratılacak, savaş gemilerine yangın ve yaralar açılacak.
    12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan manastırlardaki istekleri hemen yapılacak., verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim edilecek.
    13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır. Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.
    14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz edilecek, kredileri kesilecek ve Rum toplumu arasından kovulacaktır.


    DİNLER ARASI DİYALOG,

    TOPRAK SATIŞLARI,

    KÖYLÜNÜN TARIMDAN UZAKLAŞTIRILMASI,

    BANKA FAİZLERİ İLE İNSANLARIMIZIN EZİLMESİ,

    DIŞ BORÇLA TİCARET YAPILMASI,

    TÜRKÇENİN BOZULMASI,

    TÜRK TÖRESİNİN UNUTTURULMASI,

    BİR PLANIN PARÇASI MI?

    Yorum (0) Sende Dök içini!

    Halil Kumova - Yunus Emre Şiirleri

    01.Söyle Garip Bencileyin-Bana Seni Gerek Seni
    02.Gel Gör Beni Ask Neyledi-Gel Dosta Gidelim Gönül
    03.İş Bu Vücut Şehrine...-Nideruz Hayat Suyun-Ol Dost Bize Gelmez İse
    04.Allah Sana Sundum Elim-Bugün Sohbet Bizüm Oldu-Bir Garipsin Şu Dünyada
    05.Bir Gün Edesim Gelir-Girdim Aşkın Denizine-Hak'dan İnen Şerbeti-Bir Garipsin Şu Dünyada
    06.Taştın Yine Deli Gönül-Hak Çalabım
    07.Sordum Sarı Çiçeğe-Çağırayım Mevlam Seni-Dertli Ne Ağlayıp Gezersin
    08.Garip Garip Ötme Bülbül-Şol Cennetin Irmakları




    Halil Kumova - Yunus Emre Şiirleri



    Yorum (0) Sende Dök içini!

    « Önceki :: Sonraki »