RUHUMU OKŞADI DERİN BİR SÜKUT;KAYBETTİM İNCİLERİMİ BİR HAZAN GÜNÜ
..........HOŞGELDİNİZ............

Dikkat; Her kişiye değil,Er kişiye...

Hayat bir arayış olmalıdır; bir arzu değil, bir araştırma. Şu  olmak, bu olmak için bir hırs değil, bir ülkenin başkanı ya da başbakanı olmak  değil de “Ben kimim?”i bulmak için bir arayış olmalı.

Kim olduğunu  bilmeyen insanların başka birisi olmaya çalışmaları çok garip. Şu an kim  olduklarını dahi bilmiyorlar! Kendi varlıklarıyla tanışmamışlar ama bir şey olma  hedefleri var.

Bir şey olmaya çalışmak ruhun  hastalığıdır.

Sen varlıksın.

Ve varlığını  keşfetmek hayatın başlangıcıdır. O zaman her an yeni bir keşiftir, her an yeni  bir keyiftir. Yeni bir gizem kapılarını açar, içinde yeni bir sevgi, daha önce  hiç hissetmediğin yepyeni bir şefkat, güzelliğe ilişkin, iyiliğe ilişkin yeni  bir duyarlılık gelişir. O kadar duyarlı hale gelirsin ki en ufacık bir ot bile  senin için muazzam derecede önem arz etmeye başlar. Duyarlılığın, bu küçücük  otun varoluş için en büyük yıldız kadar önemli olduğunu net bir şekilde sana  anlatır; bu küçük ot olmadan, varoluş olduğundan daha az bir şey olurdu. Bu  küçücük ot eşsizdir, yeri doldurulamaz, onun kendine özgü bireyselliği  var.

Ve bu duyarlılık sana yeni arkadaşlıklar yaratacaktır; ağaçlarla,  kuşlarla, hayvanlarla, dağlarla, ırmaklarla, okyanuslarla, yıldızlarla  arkadaşlıklar. Sevgi geliştikçe, dostluk geliştikçe hayat zenginleşir.

* * *
Neden dünyanın her yerinde, her kültürde, her toplumda yılda  birkaç günlük kutlamalar olduğunu hiç düşünmüş müydün? Bu bir-iki günlük kutlama  sadece bir telafidir çünkü bu toplumlar senin hayatının tüm kutlamalarını senden  uzaklaştırdı ve şayet bunu telafi edecek bir şey sana verilmezse yaşamın kültür  için bir tehlike haline gelebilir.

Her kültür sana bir takım telafi edici  şeyler vermek zorundadır, bu sayede sefaletin, kederin içinde tamamıyla  kaybolduğunu hissetmezsin. Ancak bu telafiler sahtedir.

Fişekler ve  renkli ışıklar seni sevindiremez. Bunlar sadece çocuklar içindir; senin için  onlar sadece rahatsızlık verir. Fakat içsel dünyanda ışıkların, şarkıların  sevinçlerin bir sürekliliği olabilir.

Toplumun, şayet baskılanan şey  telafi edilmezse tehlikeli bir halde infilak edeceğini hissettiğinde onu telafi  ettiğini her zaman anımsa. Baskılanan şeyi dışarı salabilmen için toplum bir  şekilde sana izin verecek bir yol bulur ama bu hakiki kutlama değildir ve olamaz  da.

Hakiki kutlama senin yaşamının içinden, yaşamının içinde  çıkmalıdır.

Ve hakiki kutlama takvime göre — Kasım’ın birinde  kutlayacaksın şeklinde — olamaz. Garip, tüm yıl boyunca perişan durumdasın ve  Kasım’ın birinde aniden sefaletinden çıkıp dans ediyorsun? Ya sefaletin sahteydi  ya da Kasım’ın biri sahte; her ikisi de hakiki olamaz. Ve Kasım’ın biri geçip  gittiğinde karanlık deliğine geri dönersin. Herkes kendi sefaletinde, herkes  kendi sıkıntısının içinde.

Hayat sürekli bir kutlama, bir ışık şenliği  olmalı, tüm yıl boyunca. Ancak o zaman gelişebilirsin, çiçek  açarsın.

Küçük şeyleri şenliğe dönüştür.
* * *
Hasta olup yataklara bile düşsen, bu yatakta yatma anlarını,  güzellik ve keyif anları, gevşeme ve dinlenme anları, meditasyon anları, müzik  ya da şiir dinleme anları yapacaksın. Hasta olduğun için üzülmene gerek yok.  Herkes işyerinde çalışıyorken sen yatağında bir kral gibi rahatlıyorsun; birisi  sana çay hazırlıyor, semaver bir şarkı mırıldanıyor, bir dost gelip flüt çalmak  istiyor ... bunun için mutlu olmalısın.

Bu şeyler herhangi bir ilaçtan  daha önemlidir. Hasta olunca bir doktor çağır. Ama daha önemlisi seni sevenleri  çağır çünkü sevgiden daha önemli bir ilaç yoktur. Etrafında güzellik, müzik,  şiir yaratabilecek olanları çağır çünkü bir kutlama anındaki ruh hali gibi şifa  veren başka bir şey yoktur. İlaç en alt seviyedeki tedavidir ama öyle görünüyor  ki biz her şeyi unutmuş durumdayız, bu yüzden de ilaçlara güvenmek zorundayız ve  üzülüp suratımızı asıyoruz; sanki ofiste yaşadığın muhteşem bir zevk varmış da  kaçırıyormuşsun gibi! Ofisteyken acınacak haldeydin — sadece bir gün  çalışmıyorsun ve perişanlığına yapışıveriyorsun — onu  bırakmayacaksın.

Her şeyde yaratıcı ol, en kötü şeyi en iyisi yap; yaşama  sanatı diye ben buna derim. Ve eğer bir insan tüm hayatını, her anını ve her  evresini bir güzelliğe, bir zevke dönüştürerek yaşadıysa, doğaldır ki onun ölümü  de bütün yaşamı boyunca sarf ettiği tüm çabaların en yüksek zirvesi olacaktır.  Son dokunuşlar ... onun ölümü, sıradan bir şekilde her gün herkesin başına  gelenler gibi çirkin olmayacak.

Şayet ölüm çirkinse bunun anlamı tüm  hayatının boşa harcanmış bir şey olduğudur. Ölüm, huzurlu bir kabulleniş,  bilinmeyene sevgiyle yapılan bir giriş, eski dostlara, eski dünyaya tatlı bir  veda olmalıdır. Onun içinde hiçbir trajedi olmamalıdır.
[color=rgb(255, 255, 255)]‘[/color]
Lin Chi adındaki bir Zen Ustası ölüyordu.  Binlerce müridi son vaazını dinlemek için toplanmıştı, ancak Lin Chi sadece  keyifli bir şekilde, gülerek ama tek bir söz bile etmeden öylece  yatıyordu.

Onun öleceğini ve tek bir söz bile söylemediğini gören birisi  — kendisi de bir Usta olan eski bir dostu; o Lin Chi’nin müridi değildi, bu  yüzden ona bunu söyleyebiliyordu — Lin Chi’ye hatırlattı: “Lin Chi, son  sözlerini söylemeyi unuttun mu? Senin hafızanda bir sorun olduğunu hep  söylemişimdir. Ölüyorsun ... unuttun mu?”

Lin Chi dedi ki, “Yalnızca  dinle.” Çatıda iki sincap koşuyordu, bağrışıyordu. Ve, “Ne kadar güzel.” dedi ve  öldü.

“Yalnızca dinle.” dediğinde bir anlığına tam bir sessizlik vardı.  Herkes onun muhteşem bir şey söyleyeceğini zannetti ama sadece iki sincap çatıda  kavga ediyordu, bağrışıyordu, koşuşuyordu... Ve o gülümsedi ve öldü. Ama son  mesajını vermişti: Şeyleri büyük ve küçük, önemli ve önemsiz hale getirme.  Her şey önemlidir. Şu an Lin Chi’nin ölümü çatıda koşuşan sincaplar kadar  önemli, bir fark yok. Varoluşta hepsi aynıdır. Onun tüm felsefesi, bütün  hayatının öğretisi, büyük ve küçük olan diye bir şey olmadığı; ondan ne meydana  getirdiğinin sana bağlı olduğu idi.
[color=rgb(255, 255, 255)]’[/color]
Meditasyonla başla ve bir şeyler içinde  gelişmeye devam edecek; sessizlik, sükûnet, saadet, duyarlılık. Ve,  meditasyondan ne gelecek olursa, onu yaşama katmaya çalış. Paylaş onu çünkü  paylaşılan her şey hızla büyür. Ve ölüm noktasına ulaştığında, ölümün var  olmadığını bileceksin. Elveda diyebilirsin, üzüntüyle dökülen gözyaşlarına gerek  yok; belki coşkuyla taşan gözyaşları olabilir ama üzüntüden değil.

Ancak  masum olmaktan başlamak durumundasın.

O halde en önce, taşıdığın tüm  pislikleri fırlat at. Ve herkes o kadar çok pislik taşıyor ki! İnsan niçin diye  merak ediyor? Sadece, insanlar sana sürekli bunların muhteşem fikirler, ilkeler  olduğunu söyleyip durduğu için... Kendi zekânı kullanmadın. Kendi zekânı  kullan.

Hayat çok basit, o coşku dolu bir dans. Ve tüm dünya coşkuyla ve  dansla dolu olabilir ama hiç kimsenin hayattan zevk almamasına, kimsenin kahkaha  atmamasına, hayatın bir günah olmasına ve hayatın bir cezalandırma olduğuna  ciddi biçimde yatırım yapmış insanlar var. Hayatın bir ceza olduğunun, yanlış  şeyler yapmış olduğun için acı çekip durduğunun ve hayatın, içine acılarını  çekmek için atıldığın bir hapishane olduğunun devamlı olarak sana söylendiği bir  ortamda yaşamından nasıl zevk alabilirsin?

Sana diyorum ki hayat bir  hapishane değil, o bir ceza değil. O bir ödül ve o sadece onu hak edenlere, onu  kazananlara verilir. Artık keyif almak senin hakkın; şayet zevk almazsan bir  günah işlemiş olacaksın. Onu güzelleştirmezsen, onu bulduğun gibi bırakırsan  varoluşa karşı gelmiş olacaksın. Hayır, onu biraz daha mutlu, daha bir hoş  kokulu halde bırak.

Varlığını dinle. Sürekli olarak sana ipuçları  veriyor; o sakin, küçük bir ses. Sana bağırmıyor, bu doğru. Ve biraz sessiz  olursan kendi yolunu hissetmeye başlayacaksın. Olduğun kişi ol. Hiçbir zaman  başkası olmaya çalışma ve olgunlaşacaksın. Olgunluk bedeli ne olursa olsun  kendin olma sorumluluğunu kabul etmektir. Kendin olmak için her şeyi riske  atmaktır, olgunluk tamamıyla buna ilişkin bir şeydir. OSHO (Olgunluk  isimli kitabından)

Yorum (yok) Sende Dök içini!

Adolf Hitler'in Gizemi...

Dünyada hiçbir lider onun kadar gizemli değildi. Adolf Hitler´in 1945´de sığınağında kendini gerçekten öldürdüğü hala kanıtlanmış delil aksine ortada çarpıcı ve önemsenecek iddialar var. Ve daha ötesi; savaştan sonra Hitler, dedikleri yapılmazsa, batıyı terörle tehdit etti mi? Ve günümüzdeki özellikle İsrail´e yönelik Arap terörünün ardında, Hitler´in planları ve finansmanı olabilir mi? Glenn B. Infield araştırdı.

1945´de Adolf Hitler´in ölümünden çok, Martin Bormann´ın veya eniştesi General Fegelein´ın ölüp ölmedikleri merak konusuydu. Hitler´in ve yanındakilerin son aylarını geçirdiği Berlin´deki yeraltı sığınağının bulunduğu bölge, Ruslar tarafından işgal edildiği için, İngiliz ve Amerikalı araştırmacılar ancak kısıtlı araştırmalar için izin alabilmişlerdi. Ruslar Hitler´in ve son günlerinde karısı olan Eva Braun´un kömürleşmiş vücutlarını bulduklarını ve dişlerinden kimliklerini saptadıklarını açıkladılar. Fakat, açıklama ve ortaya konan deliller öylesine yetersizdi ve acemiceydi ki, Hitler´in kesin olarak ölmüş olduğu kabul edilemedi. Hatta, Stalin dahi inanmıyordu, ona göre Hitler ölmemiş ve ortadan kaybolmuştu yani yaşıyordu. Ve nihayet, ilk ciddi araştırma izni Binbaşı Trevor-Roper başkanlığındaki bir ekibe verildi. Binbaşı, Karşı Casusluk Savaş Odası ve İngiliz Ren Ordusu adına yetkiliydi. Araştırma, 1945 yılının Eylül-Ekim ayları arasında, İngiliz, Fransız ve ABD işgali altındaki tüm bölgelerde sürdürüldü. Fakat kendi bölgelerinde araştırmaya izin veren Ruslar, Hitler´in intihar ettiğine tanık olduklarını söyleyen tüm sığınak personelini tutuklayıp, Rusya´ya yolladıkları için, en önemli ifadeler alınamamıştı.

"Hitler´in göğsüne saplanan şarapnel..."

Binbaşı´nın raporunda, önemli bir bölüm vardı ama sonraki yıllarda gözden kaçırılacaktı. Müttefikler tarafından sorgulanan tutuklular arasında bulunan Karl Heinz Spaeth adlı bir doktor inanılmaz şeyler söylemişti. Doktor, Adolf Hitler´in 1 Mayıs 1945´de sığınağın dışında yaralanarak öldüğünü iddia ediyor ve intihar etmediğini öne sürüyordu. Doktor, bir Alman paraşüt birliğinin doktoruydu, 1 Mayıs gününde, Hitler Sığınağı ile hayvanat bahçesi arasında kurduğu küçük bir seyyar hastanede çevredeki yaralılara tedavi etmeye çalışıyordu. İfadesini kendi anlatımından okuyalım;

"Saat üç civarıydı, biri gelerek Hitler´in yakında bulunduğunu söyleyince, hemen dışarı fırladım. Benim birliğimin komutanı olan Graf von Raiffenstein ile Teğmen Kurt Uhlik oradaydılar ve yanlarında Führer vardı. Karşı sokakta bulunan bir tank bariyerine doğru gidiyorlardı, birden uyarı sesleri duyuldu ve ardından karşı taraftan ateş açıldı, orada Ruslar vardı. Hitler uyarıyı nedense dinlemedi ve barikada doğru ilerlemeye devam etti, ardından vurularak yere düştü. Çevrede SS askerleri vardı, ateş açarak ilerlediler, bu arada ben de yoğun ateşten korunmak için saklanmıştım, birkaç dakika sonra beni seyyar hastaneme çağırdılar, Hitler oraya taşınmıştı. 10 cm. uzunluğunda, 8-10 mm. enindeki bir şarapnel parçası göğsüne saplanmıştı. Hemen durumu kontrol ettim, yara derindi ve her iki ciğeri de delmişti. Çok az sargı bezim vardı ve yapabileceğim birşey yoktu, yarayı sardım, bu arada Hitler sürekli inliyordu ve bilinci tam değildi. Acısını azaltabilmek için normalin iki katı dozda morfin yaptım ve oturup beklemeye başladık. Yarım saatte bir nabzını ve solunumunu kontrol ediyordum ve 1.5 saat sonra nefes almadığını farkettim. Kalp atışları üç dakika daha devam etti, artık bitmişti, SS şeflerine dönerek Führer´in ölmüş olduğunu bildirdim."

Speath´ın ifadesi buydu; daha sonra SS´lerin Hitler´in cesedini aldıklarını ve 2.5 kg patlayıcı ile havaya uçurup parça parça ettiklerini, ardından Rusların geldiğini ve yaralıları tedavi etmeye devam ettiğini söylüyordu. Araştırma komisyonu yetkilileri ve daha üsttekiler bu anlatımı önemsemediler, ya inanmamışlar veya doktorun yanıldığını düşünmüşlerdi ya da Speath´e göre Adolf Hitler bir kahraman gibi, gerçekten savaşarak ölmüştü ve bu da müttefiklerin işine gelmiyor olabilirdi. Trevor-Roper Raporu´na göre, Dr. Speath´a inanmak zordur, üstelik doktor da bir SS´dir ve belki de Hitler´in kaçtığını gizlemek için bu hikayeyi uyduruyordur. Her iki anlatımda da, yani sığınakta intihar edip, cesedinin yakılması ve yaralanıp öldükten sonra havaya uçurulması öykülerinin ikisinde de ortada kesin sonuç yoktur. Birincisinde, kömürleşmiş bir kalıntı, ikincisinde ise hiçbir şey yoktur. Acaba, Hitler kaçmış daha uygunu kaçırılmış olabilir mi?

İspanya´ya uçuş;

Bir iddiaya göre, SS´lerin son görevi Führer´in imajını korumaktı, bu nedenle herkes ölebilirdi ama Hitler ölmemeliydi. Zamanı gelince, yeni Nazi hareketinin başlatılması için Führer´in varlığı şarttı. Dünya, Adolf Hitler´in ölmediğini bilmeli ve korkmalıydı. Aslında SS´ler başarılı oldular; savaştan sonra uzun yıllar boyunca Nazi avcılarıyla ödül peşinde koşanlar Hitler´i arayıp durdular. 1968´de Sovyetler´in yayınladığı otopsi raporuna rağmen kuşkular giderilemedi. Üstelik bu kadar da değil; zira bir iddia daha var; biraz saçma, biraz da entrika dolu bir iddia; Bir SS subayı, Hitler´in bir Me-109 savaş uçağıyla Berlin´den İspanya´ya uçtuğuna tanık olduğunu iddia ediyordu. Araştırmacılar, bu iddianın mümkün olup olamayacağını ABD Hava Kuvvetleri yetkililerine sordular. Cevap, ne evet ne de hayırdı. Nuremberg mahkemelerinde aynı soru, Mussolini´yi bir dağın tepesinden kaçırmayı başaran ünlü SS generali Otto Skorzeny´e soruldu. Hitler özel komando birliğinin komutanı olan Skorzeny soruyu duyunca gülümseyerek; "Bu imkansız birşey, bizim Messerschmitt uçaklarımız bu kadar uzun menzilli değildir, üstelik savaşı kaybetmiştik." dedi. Ama adı saklanan SS subayı ısrarlıydı; savaş uçağının tek kişilik olduğunu ve aslında bir yolcu uçağına eşlik ettiğini söylüyordu.

Hitler şehit mi?

Trevor-Roper Raporu, ABD Hükümeti´ne sunulduktan sonra, Amerika´daki bir esir kampında bulunan George Albrecht adlı bir Alman, Hitler´in nereye saklandığını bildiğini ve açıklayacağını söylemek için müracaat etti. Albrecht, 1941 yılı noelinde, Rodenbeck´de tanınmış bir Nazi liderinin, bir diğer parti üyesiyle yaptığı konuşmaya kulak misafiri olmuştu. İki adam, bir yeraltı mağarasında Hitler´in çok özel bir birlik oluşturduğunu ve çok gizli bir radyo istasyonunun kurulduğunu konuşuyorlardı. Bu gizli üs, Rodenbeck´deydi. Albrecht´in iddiasından sonra, söylenen bölge karış karış arandı. Ama birşey bulunamadı. 1945 yılı başlarında, Amerikan, İngiliz, Fransız ve Sovyet yetkilileri hiç durmadan birbirlerinden Hitler´in ölü veya diri aranmasını isteyip duruyorlardı. Hitler´den sonra Almanya´nın başına geçen

Amiral Doenitz´le görüşen Tuğgeneral Clayton Bissell´in açıklaması da ilginçti; "Geçen Salı günü, General Marshall telefon ederek Dönitz´in Hitler´in öldüğünü resmen açıklamasından kuşku duyduğunu, ayrıca Alman halkının bir kısmının Hitler´i şehit kabul ettiğini, daha da kötüsü Sovyetler´le batılılar arasında bu yüzden zıtlaşmanın başladığını söyledi ve Dönitz, özellikle Alman halkının bölünmesinden endişeliydi." Oysa, Dönitz ve Marshall Hitler´in sığınağında öldüğünden emindiler. Ruslar´ın bulduğu kömürleşmiş cesedin Hitler´e ait olduğuna da inanmışlardı. Buna karşın General Eisenhower, 8 Ekim 1945´de "Stars and Stripes" adlı dergiye yaptığı açıklamada, Hitler´in sağ olabileceğini ve bizzat Stalin´in bulunan kömürleşmiş cesetten duyduğu kuşkuları paylaştığını belirtiyordu.

Hezeyan mı, yoksa?

Aynı yılda, Miami, Florida´dan Norman Stineman, "Chicago Daily Times" gazetesinden yazar Vincent de Pascal´a bir mektup yazdı; "Arjantin hükümeti yetkililerinin işbirliği ile Naziler Arjantin´de büyük endüstriyel alanları oluşturdular ve uzun menzilli roketler yaparak ABD´yi ve Brezilya´yı vurmayı planlıyorlar. Hitler, dev bir yeraltı üssünde saklanıyor, bu yer bir Alman´a ait olan dev bir çiftliğin altında gizli. Berlin´de bulunan Hitler ve

Eva cesetleri iki dublöre aitti, bu gizli yer Buenos Aires´in 450 mil yakınındadır. Aşağıya dev asansörlerle inilir, üssün duvarlarında foto-sel uyarı sistemleri vardır." Mektup, gazeteci tarafından FBI´a yollandı; İki ay sonra gelen cevapta FBI Başkanı J. Edgar Hoover´in imzası vardı; Başkan, "Hitler´in nerede bulunduğunu anlatan mektubun bir benzeri de Orlando´dan Dr. Landowne tarafından yollandı. Ama doktorun 97 yaşında, bir tarikatın ruhsal lideri ve kehanetlerde bulunduğunu öğrendik. Netice de, Hitler´in Arjantin´de bulunduğunu gösteren bir kanıt bulunamamıştır." diyordu.

Hitler savaştan sonra ABD´yi tehdit etti;

1947 Nisan ayında, ortaya yeni bir mektup çıktı; Werner Eckers adlı eski bir SS subayı tarafından Berlin ABD Bölgesi Askeri Valisi olan General Clay´a hitaben yazılmıştı; Hitler´in sığınaktan kaçarken yaralandığı doğruydu ama ölmemişti, sadece bir kolunu yitirerek Almanya´dan çıkmayı başarmış ve sonra yine geri dönerek saklanmış ve sessiz kalmayı tercih etmişti. Eckers, ayrıca kendisinin Hitler´in yanında bulunduğunu ve 17 sayfalık bir deklarasyonu dikte ettirdiğini yazıyordu. Deklarasyon Başkan Truman´a yazılmıştı ve 12 madde içeriyordu. Hitler, SS birliklerinin hala varolduğunu ve bir yeraltı terör örgütü olarak tehdit edici olabileceğini ve tekliflerinin kabul edilmesini istiyordu. 12 madde şöyleydi;

1. Bütün Nazi liderlerinin yargılanması hemen durdurulmalı.

2. 1 Nisan 1933´den beri üye olan Nazi Partisi, SA, SS ve Gestapo mensupları hemen affedilmeli.

3. Aynı af, ordu, polis ve güvenlik güçlerini de kapsamalı.

4. Oder-Niesse hattı, sınır olmayacak ve toprak talepleri reddedilecektir.

5. Alman halkının ihtiyacı olan yiyecekler ve diğer malzeme hemen sağlanmalı ve de Almanlar Bolşevikler´e teslim olmaya zorlanmamalılar.

6. Eski SA ve SS mensupları, Bolşevikler´e karşı bir güç oluşturmak için toplanmalıdır.

7. Esir kamplarında toplanan siyasi Nazi görevlileri hemen serbest bırakılmalıdır.

8. Nazi konsantrasyon kampları nedeniyle suçlanan görevliler müttefikler tarafından mahkeme edilmemeli, sivil mahkemelere devredilmelidir.

9. Bu özel mahkemelerde, ancak Almanya´ya ihanet eden von Papen, Schacht ve von Seydlitz gibiler yargılanmalıdır.

10. Tüm yabancılar ve yahudiler hemen Almanya´yı terk etmelidir.

11. Başka ülkelerde esir bulunan tüm Alman askerleri hemen serbest kalmalıdır.

12. Eski Alman kolonileri geri verilmeli, buralara Alman göçmenler yollanmalı ve Alman halkının Almanya dışına göçü hemen kısıtlanmalıdır.

Hepsi bu mu? denesi geliyor. Führer çok ciddi görünüyor, eğer mektup ve Hitler´in yaşadığı iddiası gerçekse, tehdit geçerli olabilir. Beyaz Saray, bu deklarasyonu gerçekten aldı ama hiç tepki vermedi. Ama bir görüşe göre, bazı çok önemli SS liderleri serbest bırakılmış veya aranmalarından vazgeçilmişti, hatta Nazi suçlularını arayan yahudi örgütlerine verilen destek kısıtlanmıştı. Yine bu görüşe göre, günümüzün felaketi olan terörün ardında Hitler´in çok gizli SS örgütü ve finansı bulunmaktadır, ABD yapabileceğini yapmış ve Avrupa ile daha çok ilgilenmek istememiştir. Roosevelt´in aksine daha içe dönük olan Başkan Truman, Amerika´nın daha çok zarar görmesine karşıdır.

Tanıklar nerede yalan söyledi?

Adolf Hitler´in ölü veya diri olduğu iddiaları kitaplar doldurabilir. Mayıs 1945´de Rusların kurduğu Strausberg Kampı´nda esir olan Alman Dr. General Walter Schreiber´in anlattıkları gerçekten çarpıcıdır; Schreiber, 29 Nisan 1945´de Reichstag´daki (Nazi Şansölyelik binası) yeraltı hastanesinde cerrahlık yapıyordu. Ruslar tarafından tutuklanıp kampa götürüldükten sonra orada Hitler´in SS koruması Otto Günsche ile karşılaştı. Günsche, Hitler´in cesedini gördüğünü ve yakılmasında görevli olduğunu açıklamıştı ama Schreiber´e anlattığı öykü farklıydı; Hitler´i ölü olarak görmediğini, olanların çok farklı olduğunu ve gerçeği bilmediğini söylüyordu. Schreiber, Hitler´in özel pilotu Hans Baur´la da konuştu, Baur Hitler´in öldüğünden emindi ama cesedini görmemişti. Yine aynı kampta bulunan Hitler´in özel uşağı Heinz Linge, Hitler ve Eva´nın cesetlerinin yakılmasına yardım ettiğini resmen açıklamıştı. Schreiber kararlıydı, gizemi çözmek istiyordu ve Linge´yi kendi barakasına aldırmayı başardı; birkaç hafta sonra Linge konuşmaya başladı; Führer´in veya karısının cesetlerini hiç görmemişti, öldükleri söylenmişti, sadece halılara sarılmış iki cesedin sığınağın dışına taşındığını görmüştü. İçinde kimlerin bulunduğunu bilmiyordu. Linge, Günsche ve daha birkaç önemli tanık 1956´da Moskova´daki Lubianka Hapishanesi´nden serbest bırakıldıktan sonra eski hikayeyi tekrarlamaya devam ettiler, Schreiber´e söyledikleri inkar ediyorlardı. Gizem yine çözülmemişti.

Gizem aydınlanamıyor;

1953´den sonra yaygınlaşan "Yalan Makinesi" nin bu konuda çok kullanıldığı biliniyor. ABD yetkililerinin kaç kişiye bu testi yaptığı ve ne sonuç aldığı bilinmiyor. Ayrıca Naziler´den 23 yıl sonra 1968´de Sovyetler´in neden aniden Hitler Otopsisi´nin sonuçlarını açıkladığı da bilinmiyor. Sovyet bildirisinde, otopsiden sonra cesedin yakıldığı ve küllerinin tarlalara atıldığı da belirtiliyordu. Hitler Berlin´de ölmedi mi? Güney Amerika´ya kaçmayı başardı mı? Metresi ve son günlerinde karısı olan Eva Braun yanında mıydı? Ortada kesin tanımlanmış ne bir ceset, ne de bir mezar vardı. Bu kuşku daima sürecek ve gizem asla aydınlanamayacak, kaçtığı iddiası da aynı şekilde aydınlanmayacak. Gerçeği bilen var mı? Evet, gerçeği eski SS´ler biliyorlar ama hiç konuşmadılar ve belki bir ikisi dışında artık yaşamıyorlar. Nazi Almanyası´nın, Führer´i ve tüm zamanların en gizemli lideri Adolf Hitler, 1945´de ölmediyse, bugün yüz yaşın üzerinde olmalı yani artık yaşamıyor. Ama ya iddialar doğruysa? 1990´ların batıya yönelik terör dünyasının ardında Hitler´in ve sadık SS´lerinin intikamı yatıyor olabilir mi?

Yorum (yok) Sende Dök içini!

İki ayrı dünya.. Bir zamanlar çocuktuk...

Sonra da ayrı düştüğünüz ilk olayı…
İlk kavganızı…
Şimdi niçin birbirinize uzak olduğunuzu?
Bu büyük nefreti hissetmenizin sebeplerini?
Gözlerinizi açın…
Tüm bunları tek tek detaylı olarak tekrar düşünün.
Bunları düşünürken de adil olun.
Birine düşmanlık beslemek sizi madalya sahibi yapmaz.
Bunu kabul etmelisiniz.
Eğer bu yüzleşme de karşı taraf haksızsa, önce onun ‘karakteridir ya da yapısıdır’’ düşüncesine kendinizi inandırın.
Herkesin sizin yapınızda olması mümkün değil.
Anlaşamadığınız karakterlerle de düşman olmanıza gerek yok.
Demek ki, farklı karakterler de iki insanmışsınız.
Bu sizin ya da karşı tarafında bir suçu değil.
Karakterlerin farklılığı da, karşı tarafı affetmeniz için hafifletici bir sebeptir.
O insanı olduğu gibi kabul edin.
Ama hayatınıza tekrar sokamayacak kadar ayrı düştüyseniz de, hayatınızdan çıkartın.
Çünkü bir insanı affetmek onu hayatınızdan çıkarmak demektir.
Affedip de artık düşünmediğiniz kişi sizin hayatınızda olmaz.
Zamanınızı almadığı gibi kötülük düşünmenizi de engeller.
İnsanları affettiğiniz zaman çok daha mutlu olursunuz.
***
Ama bir zamanlar onlar da birer melekti.
Peki, neydi değişmemize etken olan sebepler?
Büyümek mi?
Yoksa hayatın acımasız zor ve gereksiz anlamlarını çözmemiz miydi?
Ya da insanların kötülüklerinden kendimizi korumak için mi, bu zırha büründük.
Zarar görmemek için, koruma içgüdümüz hayatımızın büyük bir parçası mı oldu?
Yoksa büyüdüğümüzü düşünüp bencillik ruhumuzu kabartmak mıydı?
Hayatı çelişkili yaşamak mı, yoksa yaşayanları çelişkiye sokmak mı?
Hepimiz birer melektik ruhlarımıza birer eş seçtik.
Hiç birimiz eksiksiz değildik.
Masumduk, masumiyet hayatın ta kendisiyken, bizler bu masumiyetliği kaybettik
***
Hepimiz bir zamanlar birer melektik ve sonsuzluğu içimize çekmedik.


Yorum (yok) Sende Dök içini!

Tanınması Gereken Bir TÜRK.

OKTAY SİNANOĞLU Kimdir?

Lütfen yazıyı dikkatle ve sakin kafayla okuyalım.
İnanın, benzeri bir yazıyı kolay kolay okuyamazsınız.

1935 yılında doğdu. Adı Oktay Sinanoğlu.

1953/18 yas - Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir Lisesi'ni burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi.Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti.

1956/21 yas - ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.

1957/22 yas - Massachusetts Institute of Technology'yi (MIT) 8 ayda birincilikle bitirerek Kimya Yüksek Mühendisi oldu.

1960/25 yas - Yale Üniversitesi' nde 'asistant professor' (yardımcı doçent) olarak çalışmaya başladı.

1961/26 yas - Atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile 'associate professor' (doçent) ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak 'full professor'(profesör)unvanını aldı.Bu unvan ile MODERN UNİVERSİTE TARİHİNİN VE YALE UNİVERSİTESİ TARİHİNİN (son 300 yıldaki) EN GENÇ PROFESÖRÜ oldu.

1964/29 yas - ODTÜ'YE danışman profesör oldu.

Yale Üniversitesi' nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı.

Dünyada yeni kurulmaya başlayan MOLEKULER BİYOLOJİ dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu (Watson ve Crick sarmal modelindeki DNA sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfeden adam -solvofobik kuvvet).

Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi'ne üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.İki defa Nobel'e aday gösterildi.Defalarca Nobel Akademisi' nin isteği üzerine Nobel'e adaylar gösterdi.Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile
ilgili sayısız konferans verdi.Son zamanlarda, 26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesi' nde Moleküler Biyoloji ve Kimya olmak üzere iki kürsüde profesör ve  7 senedir görev yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesi' nde ise Kimya dalında olmak üzere bir kürsüde profesör olarak görevini sürdürüyor.Pek cok kitabi var.Bakin neler diyor:

'...Ben baktım,Türk Bayrağı,Atatürk karşımda, cam çerçeveli olduğu için bayrağın üstünde kendi yansımamı görüyorum.İçimden yemin ettim,dedim ki:

"Gideceğim ve orada söz sahibi olacağım,ondan sonra gelip o namussuzlarla burada uğraşacağım.O zaman anlamıştım ki burada kalırsam Amerika'nın kölesi olurum,oraya gidersem Amerika'nın efendisi olur,buraya gelip onlarla daha rahat mücadele ederim.Ve
iste bizi gönderdiler. ..'

'...Hiçbir zaman Amerikan vatandaşı olmayı düşünmedim.Aklımdan dahi geçmedi.Ben atalarımdan beri Türk kimliğimle varım.Ne yaptıysam o sayede yaptım.Ona buna yaranayım diye değil.Otuz yılda bak milleti ne hale soktular.Simdi de 'açlıkla' terbiye ediyorlar. Ayarlı basının köşe yazarlarından biri geçenlerde Avrupa Birliği'ne girmenin yararlarından diye 'O zaman bu ay yıldızlı pasaport ile Avrupa kapılarına gitmenin utancından kurtulacağım' diyor.Tanrı, bu millete acısın...'

'...Yıldız Teknik'te kimyada bir takım hanımlar var, beyler var,profesör, doçent.Dışarıda da vardır.Burada da var, entrikalar döner,ona buna köstek olurlar.Birkaçı dedikoducu belli odama geliyorlar.Herkeste dahili telefon var.Ankara'ya bile telefon edemiyorsun,
bilgisayardan bağlanamıyorsun.Bölüm başkanlarının telefonları vardı onlar da benim yanımda ya. Şuraya bir telefon bulun bari dedim.Bilgi çağındayım diyorsunuz daha telefon çağına gelmemişsiniz diyorum.Bilgisayara telefonu bağlayamıyorsun.İnternet yok.Üç dört yıl bağlantı kurulmadı.Hüseyin Afşar'a (bolum başkanı) bari bir telefon bulun dedim.Bana direk telefonundan paralel hat çektirdi.Bazen o yokken arıyorlar,telefonu açıp sekreteriyim diyorum.Bölümde iki tane meraklı hanım var,ortalıkta dolaşıp dedikodu yapıyorlar.Bunlar bir gün odama geldiler o sırada da telefon çaldı.Bu ne dediler.Ben de saf saf telefon dedim.Ertesi gün geldim, makas attırıp kestirmişler,koridordan teli kesmişler.Ben de zannediyorum ki,ben bunlar için fırsatım,öyle konular var ki dünyada herkes gelmiş, Yale'de benden öğrenmiş;Rusya'sından,Doğu Blok'undan,Avrupa' sın dan.Ben ayaklarına gelmişim, yeni bir şey öğrenin, yapın.Yok.

Özel ders açtık,yepyeni şeyleri dünyada ilk defa anlatıyorum,dışarıda herkesin benden öğrenmek istediği şeyleri Türkiye'de Türkçe anlatıyorum.

Alakası olmayan, fizikten matematikten insanlar geliyor, asıl gelmesi gerekenler yok!..'

'...ABD içinden çok göçmüş bir ülkedir,tabii pat diye göçmez,arada bir canlanır,tekrar bir şeyler olur ama içinden çok zayıf tarafları vardır.

Dünyada en büyük borcu olan devlet mesela.İç ve dış. Ama bir devingen tarafı vardır,arada bir şey çıkarırlar bir sene öyle idare ederler,sonra yine inişe geçerler.Öyle pek göründüğü gibi bir güç değildir...'

'...GENÇLER,Türkiye' de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

Sırf üniversite bitirdi desinler diye,ananız babanız Amerika'da mastır yaptı diye öğünebilsin diye yükseköğrenime gitmeyin...Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız.Temel gayeleriniz,kendinizin ufak çıkarları ötesinde,kendiniz dışında,bu ülke, bu ulus,Türk
dünyası,Avrasya,insanlık için olsun.Yüksek hedefleriniz için çalışın.O zaman,kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir.Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin.Formülünüz 'bilim' + 'gönül'dür.Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız
dokunur.Gündelik siyaset,çıkar grupları, dışarıdan güdümlü gizli veya açık 'cemiyet'lerden uzak durun.Atatürk'ün dediklerini bol bol okuyun,onları işte bu günler için demiş,yazmış. Türkiye'nin şerefli,refahlı,itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu
çizmiştir.Dış ülkelerden,onların yerli kuyruklarından medet ummayın.

Gayeleri bize yardımcı olmak değil,Türk adını tarihten silmektir.

Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi,Türk dilini,Türk tarih ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin.Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

Başkasını taklit etmeyin.Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün.O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir.Eğitimde önce bir meslek,gerçek bir beceri,bir altın bilezik sahibi olmaya bakın.Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın.Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.Bulabilirseniz Türk okuluna,eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin.Konulara merak sarın,not için çalışmayın.

O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili öğrenin.

Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.

Unutmayın ki Türk olmak bir kafa gönül isidir.Türk kültürüyle,diliyle, ata sevgisiyle Türk'tür.Soy sop meselesi karıştırarak,o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın.Kültür genleri,ırk genlerinden daha önemlidir.Vatani, milleti için her türlü fedakârlığa hazır bir taban gerekiyor.Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş,kafası,gönlü karıştırılmış,birbirine düşen kesimler,dışa bağımlı sahte aydınlar,içinde vatanının geleceğini düşünmeyen,daha da acısı vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur.Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır.Simdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına,bilinçleşmesine,vatanını,milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır.Türkiye'yi tekrar Kuvayi - i Milliye ruhu,Atatürk ruhu kurtaracaktır. ..'

OKTAY SİNANOĞLU,

'...bizi 17 yaşımızda apar topar zorla Amerika'ya gönderdiler;çirkin bir gaye ile 'devşirme' olalım diye gönderdiler;çok şükür olmadık!...' diyen adam...

OKTAY SİNANOĞLU,

Amerika'nın tepesine oturan, dünya bilim çevrelerinin peşinde koştuğu adam...
Döküntülerini toplayanların Nobel aldığı adam bu işte.

İşaret ettiğinin Nobel aldığı adam bu işte.Yale Üniversitesi'ni,Amerika'yı alt üst etmiş, modern üniversite tarihine adını yazdırmış adam bu işte.Bu adam bizim.Bu adam bizi düşünüyor,bizi sayıklıyor,geceleri uyuyamıyor ülkesi için,insanları için ve biz bu adamı
tanımıyoruz.Çünkü tanımamıza izin vermediler.Bu adama 10 kere hakettigi halde Nobel bile vermediler çünkü bize gereken bir kıvılcımdı bu.Göreceksiniz ki istediğiniz kıvılcım orada var.Göreceksiniz ki hala ve her zaman bu ülke için gerçekçi bir umut var.Göreceksiniz ki ne varsa bizde var,ruh var,gönül var,görünmeyen bir bağ var.Onlarda olmayan bir şey var, sonradan kazanılamayacak bir şeyler var...
Göreceksiniz ve üzüleceksiniz,ne yurtseverler var bizden;ne dahiler var...
Ne sesi var ne sedası var...

Canım Türkiye'm,donuyla birlikte beş para etmez,sefil,sözüm ona mankenlerin hayatini ezbere bil ama Oktay Sinanoğlu' nu tanıma.

Canım Türkiye'm,tele voleyi kaçırma,ünlüler çiftliğini kaçırma ama bu adamı kaçır!

Canım Türkiye' m, pastanelere 'patiseri', lokantalara, 'restaurant',mağazalara 'shop' yazmaya devam et.D&R yaz sonra da Tarzanca,iletişim kurulamaz İngilizcenle 'dienar' diye oku.

Canım Türkiye'm,tepeden tırnağa,sat ülkeni,dilini,değerlerini sat,kendi değerlerini aşağıla, nasıl olsa onlarınki daha iyidir.Sana laf edene ise 'faşist' de,'milliyetçi'de,'sağcı'de,'solcu' de,'komünist'de,'dinci'de, de oğlu de.

Ama sakın 'YURTSEVER' deme!

Yorum (yok) Sende Dök içini!

Tıkla kazan...

Her geçen gün internette ek gelir sağlayan kuruluşlara bir yenisi eklenmekte.İnternetle haşır neşir olan  insanlar bu kazanç sistemlerini kullanarak ek gelir elde ediyor.Bende bu kazanç sistemlerinden bazılarına dahil oldum ve karlı çıkmaya şimdiden başladım.Denedim ve sizinle paylaşmak istiyorum.Mail okuyarak  1o dolar kazandıran bu sistem gerçekten karlı anında banka hesabına yansımasıda cabası deneyin derim.Ben denedim ve gerçekten inanamadım

Sistem ilk üyelikde anında 10 dolar cepte,üyelik sonrasında da kayıtlı mailize gelen maileri okuyarakda 10 dolar kazandırıyor.Ayrıca çevrenizdeki insanları referans yolu ile davet edip onlarında kazançlı çıkmasını sağlıyorsunuz.

Taş atıp kolumuz yorulmadan sadece mail okuyarak para kazandıran bu sistem gerçekten de hoşuma gitti...Bu ekonomik şartlarda akmasada damlayan bir kaynak olması gayet güzel diyorum.

Sisteme üye olmak için aşağıdaki banner'ına tıklamanız ve formu doldurmanız yeterli.
Şimdiden bol kazanlar diliyorum kalın sağlıcakla...


Yorum (yok) Sende Dök içini!

NiCe MUTLU YILLARA



2009'un Tüm insanlara mutluluk sağlık ve huzur getirmesi dileğiyle

Mutlu yıllar...

Yorum (yok) Sende Dök içini!

Harika bir yetenek...


Mutlaka dinleyin...


Yorum (yok) Sende Dök içini!

Çernobil

Çernobil Olayı

İkinci Dünya Savaşında Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılmasından bu yana yaşanan en kötü nükleer felaket. 25-26 Nisan 1986da güvenlik sistemleri denenirken bir dizi insan hatası soncunda Priapat Nehri üzerinde bulunan Çernobil nükleer santralinin 4 numaralı reaktörü istikrarsız bir hale geldi ve kontrolden çıktı. 26 Nisan sabahı, saat 1:23te güçlü bir buhar patlamasıyla reaktörün içindeki su buharı 1.000 tonluk metal kapağı havaya uçurmuş, kalın beton duvarı delmiş ve çok zehirli radyoaktif bir buharın oluşmasına yol açan büyük bir hidrojen patlamasına yol açmıştır. Radyoaktif serpintiler Sovyetler Birliği'nin doğusu, doğu ve güney, batı ve kuzey Avrupa'da ciddi bir kirlenmeye yol açmıştır
 

TAEK'in Çernobil Serisi'nin 4. kitabının önsözünde verilen bilgiler doğrultusunda:

"26 Nisan 1986 günü Ukrayna'da Kiev'e 130 km uzaklıkta yer alan Çernobil nükleer güç santralının 4'üncü ünitesinde meydana gelen kaza, tarihin en büyük nükleer kazasıdır. Yüksek radyasyon dozuna maruz kalan insanların bir kısmının hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan bu ciddi kaza, kazadan etkilenen ülkelerde sağlık sorunlarının yanı sıra, kriz yönetimine ilişkin sorunları da gündeme getirmiştir. Bu kaza; sadece eski Sovyetler Birliği'nin değil, kazadan etkilenen pek çok ülkenin de kendi ülkeleri dışında meydana gelebilecek bir nükleer kazanın etkilerini azaltacak önlemleri almakta yetersiz kaldıklarını ortaya çıkarmıştır. Kazadan sonraki 20 yıl boyunca, konu ile ilgili yetkin uluslararası kuruluşlar ve ülkeler tarafından yapılan çok sayıdaki bilimsel araştırma ve incelemelerin sonuçları halka ve uluslararası bilim çevrelerine aktarılmıştır. Ancak, aynı soruların halen soruluyor olması konunun yeterince anlaşılamadığını göstermektedir. Bunun en temel nedeni, radyasyonun insanlar tarafından doğrudan algılanamayışı ve radyasyonun insan sağlığı üzerindeki etkileri ile ilgili bilgilerin kapsamlı ve karmaşık olmasıdır. Bu durum, psikolojik, ekonomik ve sosyal yönden de önemli kayıplara neden olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Ayrıca, kaza ile somut ilgisi ortaya konulmadan basında yer alan haberler, ülke yönetimlerine ve nükleer santrallere karşı öfkeli bir toplum yaratmıştır. Kaza ile ilgili bugüne kadar yayınlanan raporların incelenmesinden görüleceği gibi kuzey yarım kürede yaşayan insanların çoğu Çernobil kazası nedeni ile çeşitli düzeylerde radyasyon dozuna maruz kalmıştır. Kazadan etkilenen değişik nüfus gruplarının aldıkları doz değerleri, kazadan sonraki 20 yıl boyunca yapılan ölçüm ve analizler sonucunda elde edilen veriler kullanılarak çeşitli matematiksel modeller yardımıyla yeniden değerlendirilmiştir.

Kazadan en çok etkilenenler eski Sovyetler Birliği'nde yaşayan insanlar olmuştur. Bugüne kadar yapılan bilimsel ve tıbbi gözlemler; eski Sovyetler Birliği'ndeki kirlenmiş alanlarda kaza sırasında radyasyona maruz kalan küçük çocuklar ve bebekler arasında tiroit kanseri vakalarında önemli bir artış olduğunu ancak lösemi ve diğer kanser türleri, doğum anomalileri, konjenital anomaliler ya da Çernobil kazasına bağlanabilecek radyasyonun sebep olduğu diğer hastalıklarda önemli bir artış olmadığını ortaya koymaktadır. Ülkemiz, kazadan bir çok Avrupa ülkesi gibi belirli bir seviyede etkilenmiştir. Kaza sonrasında Türk toplumunun alacağı radyasyon dozunu, psikolojik ve sosyal problemleri, ülkenin ekonomik kayıplarını en aza indirmek üzere pek çok çalışma ve bu kapsamda yüz binlerce ölçüm yapılmıştır (…)"

 

2.1. Radyasyon, Etkileri ve Nükleer Santraller

2.1.1. Radyasyon Nedir?

TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu)in resmi internet sitesinden vermiş olduğu bilgiler doğrultusunda (www.taek.gov.tr) :

Radyasyon; dalga, parçacık veya foton olarak adlandırılan enerji paketleri ile yayılan enerjidir. Radyasyon, daima doğada var olan ve birlikte yaşadığımız bir olgudur. Radyo ve televizyon iletişimini olanaklı kılan radyo dalgaları; tıpta, endüstride kullanılan x-ışınları; güneş ışınları; günlük hayatımızda alışkın olduğumuz radyasyon çeşitleridir. Radyasyon genellikle bir atomun çekirdeğinde başlar. Atomları da, proton ve nötronların oluşturduğu bir çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında dönen elektronlar oluşturur

Ağır elementler (çekirdeğinde 83 den fazla proton barındıranlar), kararsız oldukları için daha küçük atomlara dönüşürler. Bu parçalanma sırasında, çekirdekten parçacıklar ve enerji dalgaları ortaya çıkar. Bu yolla enerji veren elementlere radyoaktif elementler adı verilir. Radyoaktif elementler temel olarak Alfa, Beta ve Gama olmak üzere, 3 ana tip enerji salınımında bulunurlar. Alfa, Beta ve Gama radyasyonu aynı zamanda iyonlaştırıcı radyasyon olarak da adlandırılırlar. Bir başka deyişle, diğer atomların elektronlarını ayıracak yeterli enerjiye sahiptirler.

Bu tür radyasyonlara maruz kalma süresine, radyasyonun şiddetine ve maruz kalınan vücut bölgesine bağlı olarak, hücreyi parçalayabilir, zarar verebilir veya herhangi zararlı bir etkisi olmadan geçip gidebilirler. Yüksek dozda radyasyon alan kişide hemen ortaya çıkan klinik belirtilere "Akut Radyasyon Sendromu (ARS)" denir. ARS'nin ilk belirtileri cilt yanıkları, kusma, kan değerlerinde ani-aşırı düşüştür. İyonlaştırıcı radyasyonun insanlar üzerindeki etkisi Rem veya Sievert birimiyle ölçülmektedir. Ancak son yıllarda Rem yerine Sievert (Sv) kullanılması standart hale gelmiştir. (100 Rem = 1 Sv).

Doz, herhangi bir maddenin içermiş olduğu ölçüm sistemi cinsinden belli bir zaman içerisinde kullanılan veya tüketilen belli bir miktarı demektir. Radyasyon dozu ise hedef kütle tarafından, belli bir sürede, soğurulan veya alınan radyasyon miktarıdır.

Aktivite; radyoaktif maddenin belirli bir zaman aralığındaki bozulma miktarıdır. Aktivite Birimi Becquerel (Bq) 'dir. Her insanda 1000 Bq üzerinde potasyum vardır. Radyoterapide kullanılan radyoaktif kaynakların aktivitesi 100.000.000 Bq'dan yüksektir. Nükleer tıp tetkikleri için hastaya verilen aktivite 20.000.000 – 1.000.000.000 Bq civarındadır. 1 Bq küçük bir değerdir.

Radyoaktivite doğal bir olaydır. Kararsız olan bazı atom çekirdekleri bir radyasyon salarak daha dengeli hale gelirler.

Ağır radyoaktif (Uranyum gibi) atomların bir nötronun çarpması ile daha küçük atomlara bölünmesi (fisyon - parçalanma - bölünme - bozunma) veya hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları oluşturması (füzyon - birleşme – bir araya gelme) sonucu çok büyük bir miktarda eneji açığa çıkar. Bu enerjiye nükleer enerji denir

2.1.2. Radyasyonun Canlılar Üzerindeki Etkileri

Radyasyonu oluşturan parçacıklar önlerine çıkan malzeme içerisinde durdurulup soğurulana kadar, o malzemeye enerji aktarırlar. Doğal olarak malzeme zamanla ısınır. Parçacık gücüne bağlı olarak; molekül bağlarını kırabilir. Bu olay bazı plastik türlerini sertleştirme amacı için kullanılabilir. Ancak olay bir canlı hücresinde yer alıyor ise bu organizmanın aleyhinedir. Canlı hücrelerde radyasyon ile kırılan molekül bağları, bazen gelişi güzel başka bağlanmalara sebep olabilir. Bu arada arızalı hücreler ortaya çıkabilir. Vücudumuzun bu arızalı hücreleri belli oranda tamir kapasitesi vardır. Şayet radyasyon hücre çekirdeğine ulaşır ve DNA yapısında değişikliklere yol açarsa, yani şifreler değişirse, hücre ya ölür ya da başka formda hızlı üreme çabası içine girerek kanserleşir.

 

2.1.3. Nükleer Santral Nedir?

Nükleer reaksiyon yardımı ile ortaya çıkan ısıdan elektrik üreten tesislere verilen isimdir. Bir nükleer santralden elektrik üretmekle, gaz veya kömür santrallerinden elektrik üretmek termodinamik olarak aynıdır. Aradaki fark ısı kaynağıdır. Tüm termik santraller da ısı kaynağı olarak kimyasal yanma enerjisi kullanılır. Nükleer santraller da "fisyon" yani parçalanma enerjisi kullanılır.

Nükleer santraller ilk günden itibaren 2 tip olarak inşa edilmiştir. Kapalı (Batı tipi) ve Açık (Doğu tipi). İsminden anlaşıldığı gibi Batı devletleri santralin kalplerini (kor) kapalı bir beton kubbe içine yapmışlar, Sovyetler ise doğuda Nükleer Santral kalplerini açık olarak inşa etmişlerdir. Hâlbuki kalp (kor) erime kazası yıllar önce Batı'da 2 defa gerçekleşmiştir ancak kapalı sistemden dolayı çevre herhangi bir zarar görmemiştir

kubbe çapları 60 metre olup, duvar kalınlığı ise 1.5 metre civarında tor çeliği ile karışımlı özel betondan imal edilmiştir. Öyle sağlamdır ki; bir yolcu uçağının kubbe üzerine dikine düşmesi esnasında bile çatlamayacak şekilde yapılmıştır. (Şartnamesi de bu şekildedir). Batı ülkelerindeki tüm Nükleer Santraller Kapalı sistemdir. Sol tarafta görüldüğü gibi üzeri kapalı olmayan Çernobil santralında aşırı ısı nedeni ile "1" numaralı kazan basınca dayanamayıp patlamış ve içindeki erimiş radyoaktif yakıt çubukları etrafa dağılmış ve bir kısmı da buhar vasıtası ile bulutlara karışmıştır. Türkiye'nin Batı normlarına bağlı olması, Viyana'daki Uluslararası Atom Enerji Kurumu üyesi olması nedeni ile ileride yapılması muhtemel olan Nükleer Santral mutlaka "kapalı" olacaktır.

 

2.3. Kaza Sonrası Etkiler

2.3.1. Sağlık Etkileri

2.3.1.1. Ani ve Beklenen Ölümler

Kazadan sonra yapılan çeşitli matematiksel hesaplamalar bulunmaktadır. Bu hesaplamalarda Hiroşima ve Nagazaki'de yaşanan atom bombası olayının sonucunda elde edilen veriler kullanılmıştır. Yapılan matematiksel sonuçlarda gelecekte Çernobil patlaması nedeniyle ölmesi beklenen kişi sayısı 4000'dir. Bu sayıya 1986'da akut radyasyon sendromundan ölen 50 acil durum çalışanı ve ilerleyen yıllarda tiroit kanserinden ölen 9 çocuk dahildir. Sonuç olarak beklenen 4000 ölümden yalnızca 59 'u gerçekleşmiştir (The Chernobyl Forum, 2005: 10).

UNSCEAR (2000)'e göre akut radyasyon sendromu (ARS) ilk başta 237 kişide görülmüş; ancak daha sonraki ileri klinik araştırmalar bunların 134'ünde ARS olduğunu ortaya koymuştur.

2.3.1.2. Tiroit Kanseri

Çernobil Kazası'nda ortaya çıkan radyonüklitlerin en etkili olanlarından biri de iyottur. Yiyeceklerdeki iyot, önemli tiroit dozu yaratmıştır. Süt, doğrudan ve fazla miktarda tüketilen bir gıda maddesi olduğundan, en fazla iyot yerel süt tüketimiyle alınmıştır. Bölgedeki çocukların iyottan yüksek dozda etkilenmesinin nedeni de budur. Tiroit en duyarlı organlardan biridir ve çocuklar en hassas nüfustur.


Şekil 5: Beyaz Rusya ve Ukrayna'daki Tiroit Oranları

Kaza sırasında Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya'da yaşayan çocuk ve gençlerde (0-18 yaş) 1992-2000 yılları arasında 4000 tiroit kanser vakası teşhis edilmiştir. Bunlardan 3000'i 0-14 yaş grubundadır (The Chernobyl Forum, 2005: 12).

Beyaz Rusya'da 1986-2002 arasında çocuklarda 1152 tiroit vakası görülmüş olup hayatta kalma oranı 98.8%'dır. 8 ölüm tiroitten (0.7%), 6 ölüm (0.5%) diğer nedenlerdendir. Rusya'da da bir tiroit hastası ölmüştür (The Chernobyl Forum, 2005: 12).

2.3.1.3. Lösemi ve Diğer Kanserler

150 mGy'nin üzerinde doz alan acil durum çalışanları ile iyileştirme personeli arasında 1986-1996 dönemlerinde lösemi vakalarında iki katlık bir artış görülmüştür. Ancak ışınlanmanın üzerinden geçen süre nedeniyle radyasyon kökenli lösemi riski azalmaktadır. Epidemiolojik çalışmalar lösemi riskinin radyasyonla yükseldiğini açıkça göstermiştir. Çernobil kazası nedeniyle ciddi olara kirlenmiş eski Sovyetler Birliği ve diğer bölgelerde; çocuklarda ve genel halkta bugüne kadar iyonlaştırıcı radyasyona (Çernobil Kazası'ndaki ışınlanmaya) bağlı olarak lösemi riskinde artış görülmemiştir (TAEK 5, 2006: 54). Radyasyon nedenli lösemi dışında kanserlerin ortaya çıkma süreci 10 yıllık kuluçka döneminden sonra başlamaktadır. Bu nedenle, yüksek dozda ışınlanan kişilerin tıbbi takibi için yıllık kontrollerin yapılmasına devam edilmelidir (TAEK 5, 2006: 54).

Çernobil sonrasında, lösemi nedeniyle oluşan ölümlerle kontamine (kirlenmiş) alanlar arasındaki ilişkiyi izlemek amacıyla bazı çalışmalar yapılmıştır. Rusya ve Ukrayna'da ışınlanan çocuk ve yetişkinlerde lösemi artışıyla ilgili ikna edici bir kanıt bulunamamıştır (The Chernobyl Forum, 2005: 13).

2.3.1.4. Doğum Anomalileri ve Genetik Etkiler

Çernobil'den etkilenen bölgelerde yaşayanlar üzerinde yapılan çalışma sonuçlarına göre, kadın ve erkeklerde üreme fonksiyonları açısından radyasyona ilişkilendirilebilecek herhangi bir azalma gözlenmemiştir (TAEK 5, 2006: 54). Doğum anomalileri, düşük, erken doğum gibi vakaların meydana gelmesi olası görülmemektedir.

Çernobil'den etkilenen bölgelerde çocuk sahibi olma kaygılardan dolayı doğum hızında azalma görülebilmektedir.

Beyaz Rusya'da, düşük ve yüksek kirlenme bölgelerinde yapılan çalışmalarda, doğumsal anomalilerde, çok düşük düzeyde ancak kararlı bir artış görülmektedir.

2.3.1.5. Diğer Hastalıklar

Son zamanlarda, bazı çalışma grupları içerisinde, yüksek dozda radyasyonla ilişkilendirilebilecek kardiyovasküler hastalıklarda artışa işaret eden bulgular gözlenmiştir.

Rus acil durum çalışanları ve iyileştirme personelinde, son zamanlarda dolaşım sistemi rahatsızlıklarından dolayı ölüm ve hastalıklarında bir miktar artış görülmektedir. Dolaşım sistemi hastalıklarının ortaya çıkması; stres ve sağlıksız yaşam koşulları gibi diğer etken faktörlere de bağlı olabileceğinden dikkatle incelenmelidir (TAEK 5, 2006: 55).

Çernobil kazasından sonra, çocuklar, acil durum çalışanları, iyileştirme personelinin gözlerinde yapılan incelemeler radyasyon nedeni ile katarakt gelişimini açıkça ortaya koymuştur. Yapılan araştırma sonuçlarına göre, 250 mGy üzerindeki dozların katarakt oluşumuna neden olabileceği tespit edilmiştir (TAEK 5, 2006: 55). 56 hastada radyasyon deri yanıkları gözlenmiş, akut radyasyon hastalığından kurtulanlarda tespit edilen kalıcı rahatsızlıkların en önemlileri katarakt ve ülser oluşumudur (NEA, 2002: 74).

Bazı araştırmacılar, kirlenmiş bölgelerde yaşayan insanlarda, geçici işgücü kaybı rapor etmiştir. Sindirim, sinir, iskelet, kas ve dolaşım sistemlerinde yüksek oranda kronik etkiler rapor etmiştir. Ancak, pek çok araştırmacı bu bulguları, yaş dağılımında değişim, yaşam kalitesinin kötüleşmesi ve kaza sonrası yeniden yerleştirme gibi önlemlere bağlamaktadır.

Son on yılda, Çernobil kazasından kaynaklanan radyasyon nedeni ile bağışıklık sisteminde etkilenmeler konusunda pek çok yayın hazırlanmıştır. Ancak, özellikle enfeksiyonlar ve beslenme düzeni gibi tüm sonuçları değiştirecek diğer faktörlerin dikkate alınmasındaki belirsizlikler nedeni ile sonuçları yorumlamak zordur.

2.3.2. Sosyolojik ve Psikolojik Etkiler

Çernobil kazasının en önemli etkilerinden biri etkilenen alanlarda sosyal dokunun bozulmasıdır. Kaza ile ilişkili sağlık sorunlarında artış olmuştur; ancak bu durum radyasyon ile doğrudan ilişkili değildir. Üzerinde çalışılan durum kazadan beri var olan gerginliğin (fiziksel ve psikolojik) bir sonucudur (NEA, 2002: 91).

Ayrıca Çernobil kazasının psikolojik etkilerinin gücü, özellikle de nükleer santral alanında, halkın resmi yetkililere, politikacılara ve hükümete artan güvensizliği ile ilişkilidir (NEA, 2002: 92). Halkın otoriteye karşı şüpheci yaklaşımı, uzmanların sorunları anlaşılabilir bir yolla sunma yeteneklerinde yoksunlukları, halkın radyasyonu ve etkilerini kavramakta çektikleri güçlüklerle birlikte daha da kuvvetlenmiştir.

Halkın öfkesi, mevcut veya gelecekteki soylarının da bu radyasyon kirlenmesi riskinin etkilerine maruz kalacağı kavramıyla daha da büyümüştür. Yayılan bu halk tepkisi bir ülke ile sınırlı kalmamış ve Sovyetler Birliği'nin dışındaki ilk halk tepkisine neden olmuştur. Halkın güvensizliğini arttıran bir diğer gerçek de kendilerine anlatılan kazanın bir ihtimal değil gerçek olduğudur ve insanlar üzerindeki korku ve gerginliği sadece etkilenen bölgelerde değil tüm dünyada tetiklemiştir.

Gerginlik ve korku, ışınlanmanın sağlık etkileri üzerinde doğrudan fiziksel bir sebebi olarak varsayılmazken, radyasyona maruz kalan veya kaldıklarını düşünen insanların refahı üzerinde önemli etkileri olabileceği düşünülmektedir. Büyük tahliye hareketlerinden dolayı bölgesel sosyal yapıdaki ortaya çıkan karışıklığa ilave olarak kazanın neden olduğu radyolojik kirlenmenin başlattığı stres ve Sovyetler Birliğinin dağılmasının sonucu sert ekonomik ve sosyal sıkıntılar unutulmamalıdır. Çernobil kazası ile ilişkili bu radyolojik olmayan etkiler kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır. Baş ağrısı, depresyon, uyuma zorluğu, konsantre olamama ve duygusal dengesizlik gibi semptomlar rapor edilmiş ve kazayı takip eden zor koşullar ve stresli olaylar ile ilişkili oldukları görülmüştür (Lee,1996: 247). Anne rahminde etkiye maruz kalan 138 Beyaz Rusyalı çocukta psikolojik gelişim kirlenmemiş bölgelerdeki 1222 çocuk ile karşılaştırıldı. Ebeveynler arasında korku ve çocuklarda duygusal stres arasında korelasyon bulundu; bu farklılıklar radyasyon iyonlaşması ile ilişkili değildir (NEA, 2002: 92).

Çernobil kazasının psikolojik huzur, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi, etkilenen nüfuslarda hastalıklar üzerinde uzun vadeli belirgin bir etkisi olduğu sonucuna varılmıştır. Yine de bu bulgulardan hiçbiri radyasyon iyonlaşması ile doğrudan ilişkilendirilemez (UNSCEAR, 1988: 4)

2.3.2.1. Eski Sovyetler Birliği İçinde

Eski Sovyetler Birliğinde halk tepkisini etkileyen ilave faktörler rol oynamıştır. Yetmiş yıllık baskıdan sonra Sovyetler Birliğindeki sıradan insanlar içlerinde besledikleri hoşnutsuzluk ve engellemeleri açık bir şekilde belirtmeye başlamışlardır. Merkezi hükümete ve komünist sisteme karşı güvensizlik ve nefret karşılık görme korkusu olmadan ilk defa bu kadar açık bir şekilde belirtilmektedir. Ayrıca milliyetçilik de baskı altına alınamamaktadır. Çernobil kazası eski sistemde gizlilik, bilginin saklanması ve beceriksiz otoriter yaklaşım gibi yanlış olan gerçekleri ortaya çıkartmaktadır. Çernobil karşıtlığı sadece nükleer karşıtlığın ve komünizm karşıtlığının simgesi haline gelmemiş aynı zamanda artan milliyetçilik duygusuna da katkıda bulunmuştur (NEA, 2002: 93).

Bürokrasiye olan güvensizlik o kadar fazlalaşmıştır ki merkezi hükümetin bilim adamlarına dahi inanılmamaktadır; radyasyon etkileri üzerinde çok az deneyimleri olan yerel "uzmanlara" inanılmaktadır. Sovyetler Birliği bu sorunun farkına çabuk varmış ve yabancı uzmanları etkilenen bölgelere davet ederek, problemleri değerlendirerek, yerel uzmanların görüşlerini televizyonlarda ve halka açık toplantılarda yayınlayarak bu eğilime karşı atak başlatmışlardır. Bu ziyaretlerin, en azından başlangıçta, halkın korkularını yatıştırmakta pozitif bir etkisi olduğu görülmüştür. Etkilenen ülkelerde korku ve stres çok daha fazla yaygındır ve kirlenmiş bölgelerle sınırlı değildir (WHO, 1990). Sovyet ve diğer araştırmacılar tarafından yürütülen bir çok araştırma göstermiştir ki (Aleksandrovskij, 1989) kazanın yol açtığı "korku" etkilenen bölgelerde çok daha ileri seviyede yayılmıştır. Bu periyot boyunca sosyal huzursuzluk ve hükümet sistemi karşıtlığına sert ekonomik sorunlar eklenmiştir. Kazadan sonraki yıllarda Beyaz Rusya'da (Gomel ve Minsk), Ukrayna'da (Kiev ve Lvov) bulunana büyük şehirlerde nükleer karşıtı gösteriler sıradan bir hal almıştır (NEA, 2002: 93). Bazı Sovyet bilim adamlarının ve hükümet yetkililerinin baştan savmacı tutumları ile halk tepkisini "radyofobik" olarak değerlendirerek irrasyonel ve anormal bir yaklaşım olan zihinsel hastalık veya reaksiyonmuş gibi davranarak halkı daha da soğutmuşlardır (NEA 2002: 93). Bu aynı zamanda, halkın bir şekilde hatalı olduğunu ileri süren tüm teşhisleri uygun ortamda bir araya getirmeye yardım etmekteydi ve yetkililer göstergeler üzerinde herhangi bir şey yapabilme yeterliliğinde değildiler.

İnsanların kendi sağlıkları üzerinde endişeleri çocuklarının ve torunlarının sağlıkları üzerindeki endişelerinin gölgesinde kalmıştır. Büyük ve küçük sağlık problemleri kaynakları ne olursa olsun radyasyon etkisi ile bağdaştırılmaktadır ve kazanın etkisi günlük yaşamlarına stresi de eklemiştir. Tüm topluluklar tahliye veya yerlerinden uzaklaştırılmakla karşı karşıya kalmışlardır. Hala günlük yaşamlarında okullarını, işlerini, perhizlerini ve eğlencelerini etkileyen yaygın kısıtlamalar bulunmaktadır (NEA, 2002: 93).

Kaza sosyal ilişkilerin ve geleneksel yaşam tarzlarının bozulmasına neden olmuştur. Kirlenen yerleşim bölgelerinin pek çok sakini, bölgenin yerlisi ve yaşamlarının çoğunu orada geçirmişlerin başka yerlere yerleştirilmeleri mevcut aile ve topluluk ilişkilerini tahrip etmiştir. Bu engellere rağmen kirlenen bölgelerde yaşayanların %70'i yeni bölgelere gitmeyi istemişlerdir. Yeni yerleşimlerin hükümet isteği sonucunda olmasından dolayı, sağlanan gelişmiş yaşama standartları ve ekonomik teşvikler gitme isteklerinin bir etkisi olarak düşünülmektedir (NEA, 2002: 94).

Kazanın psikolojik etkisini arttırma eğiliminde olan iki ilave koşul daha bulunmaktadır: Birincisi Ukrayna'daki bu etkileri azaltmak için özel olarak tasarlanmış girişimdir. Bu 1991'de Ukrayna'da yürürlüğe konan tazminat kanunudur. Kaza sonrasında üç milyon Ukraynalı bir şekilde etkilenmiştir ve bunların üzerinde toplam devlet bütçesinin yaklaşık altıda biri harcanmıştır (NEA, 2002: 94). Farklı araştırmalar nüfusun tüm bölümlerinde genel korku duygusunu ortaya çıkarmıştır fakat bu, yerlerinden ayrılanlar üzerinde kısmen akut bir etkidir. İnsanlar gelecekten ve sonraki nesilleri için korkmaktadırlar ve kendi kaderleri üzerinde kontrollerinin olmamasından endişe duymaktadırlar.

Problem ise telafi sisteminin, faydalananların korkularını, kurban kategorisine sokarak abartmasıdır. Bu durum, onları sosyal olarak ayrı bir sınıfa yerleştirmektedir ve "kurbanlar" olarak ayrılmaları yerli halkın kızgınlığını arttırmıştır (NEA, 2002: 93). Tahliye edilenler üzerinde genellikle içine kapanma, ilgisizlik ve ümitsizliğe yol açan, artan bir stres etkisi yaratmıştır. Yerel bölgelerde verilen tazminat "tabut sübvansiyonu" diye adlandırılmıştır. Tahliye edilenlerde daha kötü yaşama koşullarında rağmen, kirlenen bölgelere geri dönen ve tazminat alamayan 800 veya daha fazla yetişkin üzerinde daha az stres ve korku görünmesi ilginç bir durum olarak yansıdı.

Kazanın psikolojik etkisini arttırmaya hizmet eden ikinci faktör doktorlar ve halk tarafından "bitkisel distoni" olarak bilinen hastalığın kabul edilmesidir (NEA 2002: 95). Bu teşhis belirsiz semptomlarla karakterize edilmiş ve kesin bir test yapılmamıştır. Herhangi bir zamanda bu "hastalığın" tedavisi için Kiev'de 100 kadar çocuk hastaneye yatırılmıştır. "Bitkisel distoni"nin teşhisi kaza sonrası durum için ısmarlama gibi görünmektedir; ebeveynler ve doktorlar tarafından çocukların şikâyetlerini izah etmek için kararlaştırılmış ve yetişkinler tarafından da belirsiz belirtilerin açıklaması olarak kabul edilmiştir.

Kendi sağlığının kötü olduğu algısı da dâhil olmak üzere stres belirtileri, depresyon, anksiyate ve tıbbi olarak açıklanamayan fiziksel belirtiler teşhis edilmiştir. Etkilenen halkın "kurtulanlar" olarak değil, "kurbanlar" olarak belirtilmesi bunların kendilerini aciz, zayıf ve kendi gelecekleri üzerinde hiçbir kontrolleri olmadığı biçimde algılamalara yol açmıştır. Bu durum sonuçta, böğürtlen benzeri meyveleri ve av etlerini tüketmek, aşırı alkol ve tütün kullanmak, korunmasız ve rasgele cinsel ilişkide bulunmak gibi kayıtsız davranışlara yol açmıştır (IAEA, WHO, UNDP, 2005: 5).

2.3.2.2. Eski Sovyetler Birliği Dışında

Eski Sovyetler Birliği ile karşılaştırıldığında diğer ülkelerdeki sosyal ve psikolojik etkiler çok daha azdır ve insanlar sağlık semptomlarından ziyade daha çok sosyal tepkiler göstermişlerdir (NEA 2002: 95). Eski Sovyetler Birliğinin etkilenen bölgelerinde birçok insan radyasyonun neden olduğu hastalıklardan zarar gördüklerine inanmaktadırlar. Hâlbuki kirlenmenin çok daha az olduğu dünyanın geri kalanında kazanın haberleri nükleer enerjiye karşıt hassasiyeti arttırmaktadır. İsveç halkının tepkisi belgelenmiştir (Sjoberg ve Drottz,1987: 261). Araştırmada "Kazandığımız deneyime göre, ülkemizde Nükleer Enerjiye yatırım yapmanın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu düşünüyorsunuz?" sorusuna "kötü" yanıtını verenlerin oranı Çernobil kazasından sonra %25'ten %47'ye yükselmiştir. Kaza, nükleer enerjiye karşı negatif bir tutum sergileyen halkın sayısını ikiye katlamıştır (Sjoberg ve Drottz,1987: 261). Bu değişikliğin etkisi en çok, nükleer enerjiyi çevresel bir problem olarak düşünen kadınların üzerinde görünmektedir, oysa erkekler bunun çözülebilecek teknik bir sorun olduğunu düşünmektedirler (NEA, 2002: 95). Ülkede, bir taraftan İsveç'teki riskin ihmal edilebilecek seviyede olduğuna dair açıklamalar yapılırken diğer taraftan riskin nasıl azaltılabileceği konusunda eğitimlerin verilmesi ile radyasyondan korunmakla sorumlu yetkililere karşı medya eleştirileri de daha yaygın hale gelmiştir. Doz her ne kadar az olursa, "ucuz ve kolay bir şekilde önlenebilir" kavramı anlaşılamamıştır.

Eski Sovyetler Birliği dışında yaşanan bu tepkiler genelde aynıdır, halkın sağlığı üzerinde belirgin bir etki görünmemesine rağmen tepkiler halkın nükleer enerjiye karşı olan endişesini ve resmi kurumlara karşı olan güvensizliğini arttırmıştır (NEA, 2002: 96).

Ayrıca Avrupa'da halkın Sovyetler Birliği'nden yapılan açıklamalara karşı düşünceleri çok şüphecidir. Halkın güvendiği geleneksel bilgi kaynakları, öğretmenlerin ve doktorların daha iyi bilgilendirilmemeleri ve sadece üzerlerindeki korkuyu arttıran bilgilerin tekrarlanması halkın güvensizliğini daha da arttırmıştır. Tüm bunlara ilaveten medya sözde radyasyon etkileri diye adlandırılan garip iddiaları "bahsedilemeye değer" haberler olarak yayınlamıştır.

Halkın kafası karışmıştır ve kötümserdirler; tahmin edilebileceği gibi çocuk düşüklerinde artışlar aramaya, seyahatlerini ertelemeye ve etkilenmiş olabilecek yiyecekleri satın almamaya başlamışlardır. Bildirilen diğer küresel endişe de Sovyetler Birliği'ne seyahatlerden korkudur. Potansiyel Sovyetler Birliği yolcuları resmi yetkililerden, nasıl önlem alabilecekleri ve üzerlerindeki radyasyon etkisini nasıl ölçebileceklerine dair bir açıklama beklemişlerdir. Birçok insan sadece güvenli tarafta kalabilmek için seyahatin güvenli olduğu şüphelerini gidermek yerine yolculuklarını iptal etmişlerdir ki, bu aynı zamanda aldıkları tavsiyelere güvensizliğin de bir göstergesidir (NEA, 2002: 96).

Görüldüğü gibi hükümetlerin kendileri bu korkuların etkilerine karşı hazır değillerdir ve ithal edilen gıdada radyonüklidlerin kontrolü için gereksiz yere, sert seviyelerde ölçümler yapılmasını zorunlu kılmışlardır. Bu yüzden dünyanın tamamında bireyler üzerindeki etkiler korku ve stresten dolayı muhtemelen en azken; toplu anlayış ve tepki belirgin bir ekonomik ve sosyal etkiye neden olmuştur. Halkı radyasyon etkileri hakkında bilgilendirmenin gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bir diğer ihtiyaç da; halkın kişisel kontrolü sağlayabilmesi için alınabilecek önlemler üzerine eğitim görmesi gerekliliğidir.

2.4. Kazanın Türkiye Üzerindeki Etkileri

2.4.1. Türkiye'ye Salınan Radyoaktivite

Ülkemiz üzerinde bulutun geçişi sırasında şiddetli yağmur alan Bulgaristan ve Yunanistan sınırındaki Trakya Bölgeleri ile Doğu Karadeniz kıyıları Türkiye'nin en fazla radyoaktif kontaminasyona bağlı kalan bölgeleridir (TAEK 1, 2006: 8).

İngiltere Meteoroloji Ofisi tarafından yapılan model çalışması (Şekil 3) (Ayrıca bakınız www.metoffice.gov.uk/environment/name_movie2.html) Devlet Meteoroloji Enstitüsü' nden alınan Türkiye yağış bilgileri ve ölçüm sonuçları dikkate alınarak; radyoaktif bulutun Türkiye üzerine 1 Mayıs 1986'da Trakya üzerinden ulaştığı, daha sonra Karadeniz kıyı şeridine yaklaşarak 2 Mayıs'ta Sinop üzerinden tüm Trakya ve Batı Karadeniz'i etkisi altına aldığı, 3 Mayıs'ta Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu dışındaki bölgeleri, 4 Mayıs'ta da tüm Türkiye'yi etkilediği, 5 Mayıs'taki bulutun Orta Karadeniz'den başlayarak Doğu Karadeniz kıyı şeridi boyunca Türkiye'nin doğusuna doğru ilerlediği ve 6 Mayıs'tan itibaren etkilerinin azalmaya başladığı değerlendirilmiştir (TAEK 7, 2006: 10).

Böylece İspanya ve Portekiz dışındaki Avrupa ülkelerinin hepsi Çernobil'den yayılan radyoaktif maddelerin meydana getirdiği kontaminasyondan az veya çok etkilenmiştir. Ancak kazadan SSCB dışında en çok etkilenen ülkeler Polonya, İskandinav Ülkeleri, Avusturya, İtalya'nın kuzeyi, Federal Almanya'nın güneyi, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan olmuştur (TAEK 1, 2006: 2). Ülkemiz, kazanın meydana getirdiği kontaminasyondan bu ülkelere göre daha az etkilenmiş ve Trakya'nın Edirne çevresi, Doğu Karadeniz şeridi dışındaki bölgelerimizde radyasyon ve kontaminasyon düzeyleri çok alçak seviyelerde kalmıştır.

Çernobil nükleer santral kazasının ilk etkileri 30 Nisan 1986 günü ülkemizin kuzeybatı (Trakya) bölgesi ve Karadeniz kıyılarında çevresel radyasyon düzeylerindeki yükselmeler ile gözlenmiştir. En yüksek radyasyon düzeyi Batı Karadeniz Bölgesi'ndeki Karasu'da ölçülmüştür (TAEK 1, 2006: 2).


Şekil 6: Türkiye'de Sezyum Kirlilik Haritası (Ölçüm Alınmayan Yerler Beyaz Olarak Gösterilmiştir) (TAEK 5, 2006: 21)

Radyoaktif bulutun ülkemize gelişi ilk olarak 30 Nisan günü radyasyon düzeyindeki artışlar ile gözlenmiştir. Buna paralel olarak ÇNAEM'de alınan hava örneklerinin aktivitesinde 1 Mayıs'tan itibaren hızlı bir yükselme gözlenmiş ve bu yükselme 3 Mayıs günü en yüksek değer olan 120 Bq/m3 düzeyine ermiştir (TAEK 1, 2006: 2). Bu tarihten sonra hava parçacıklarının toplam beta aktivitesi hızla düşerek 7 Mayıs'ta 1,2 Bq/m3 'e inmiş ve Haziran ayı içerisinde normal düzeyine dönmüştür.

Kuzeyden esen rüzgâr ile radyoaktif bulut Balkanlar üzerinden ülkemize gelmiş ve bu esnada yağan şiddetli yağmurlarla hava içindeki radyoaktif maddeler yeryüzüne inmiştir. Bu durum ülkemizin kuzeybatısındaki Edirne bölgesiyle Karadeniz kıyılarında önemli kontaminasyona neden olmuştur.

1986–1989 yıllarında çaylardaki genel sezyum radyoaktivitesi yıllık ortalama değerleri şekil 7'de verilmiştir (TAEK 6, 2006: 78).


Şekil 7: İllere ve yıllara göre çaydaki ortalama sezyum radyoaktivitesi

1986 yılında Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde elde edilen fındık ürünlerinde yapılan ölçümler sonucu bulunan toplam radyoaktivite düzeyleri şekil 8'de verilmiştir. Görüldüğü gibi 1986–2001 yılları arasında yapılan ölçümlerde en yüksek radyo aktivite 1986 ve 1987 yıllarında görülmektedir. Bu dozlarda en fazla 1000–2500 Bq/kg'dır.


Şekil 8: 1986–2001 yılları arasında Türkiye'den ihraç edilen fındıklarda radyoaktivite analizleri yapılan örnek sayısı

TAEK'in yaptığı çalışmalarda Karadeniz'de en düşük aktivite düzeyi Bolu-Akçakoca yöresi, en yüksek radyoaktivite düzeyi ise Rize Fındıklı yöresi ürünlerinde bulunmuştur (TAEK 6, 2006: 62). Fındık yapraklarındaki aktivite, fındık ürünü ve topraktakine göre hayli fazladır.

2.4.2. Sağlık Etkileri

Çernobil kazası sonrasındaki çalışmalar, tiroit kanserinin kazadan sonraki ilk 5 yıl içerisinde görülebileceğini ortaya koymuştur. Kazadan en çok etkilenen ülkelerdeki tiroit kanserleri artışı beklenenden önce görülmüştür (TAEK 7, 2006: 51).

Kazadan en fazla etkilenen Beyaz Rusya, Rusya Federasyonu ve Ukrayna'da bile lösemi ve diğer kanser vakalarında anlamlı bir artış olmadığı tespit edilmiştir (TAEK 7, 2006: 51).

Kazadan yirmi yıl sonra, en son bilimsel veriler ışığında, Türkiye geneli için yapılan hesap ve değerlendirmeler (TAEK 7, 2006: 51);

  • Yaşam boyu etkin doz değerleri; kentlerde yaşayan yetişkinlerde bölgelere göre ortalama olarak 1.28 mSv ile 3.65 mSv, kırsalda yaşayan yetişkinlerde 1.37 mSv ile 4.49 mSv arasında değişiklik göstermektedir. Bu değerler 3 aylık bebekler için 0.94 mSv ile 2.66 mSv, 1 yaş için 2.31 mSv ile 4.03 mSv arasında değişmektedir.
  • Yaşam boyu ortalama tiroit dozu değerleri; 3 aylık bebekler için 10.71 mSv, 1 yaş için 37.22 mSv, 5 yaş çocuklar için 14.96 mSv, 10 yaş çocuklar için 7.86 mSv, 15 yaş için 5.89 mSv, yetişkinlerde 4.21 mSv olarak bulunmuştur.
  • Türkiye genelinde değerlendirildiğinde, radyoaktif bulutun geçişi sırasında yoğun yağış alması nedeniyle Trakya'da Edirne-Eskikadın, İsmailce, Kapıkule ve Büyükdoğanca bölgeleri ile Doğu Karadeniz'de Hopa- Pazar arasındaki kıyı bölgesi en fazla etkilenen yerler olmuştur.
  • Kişisel etkin doz değerleri, Doğu Karadeniz bölgesinde Fındıklı, Hopa, Arhavi, Pazar, Rize ve Of civarlarında diğer bölgelere göre daha yüksektir. Ancak, bu bölge içerisinde birbirine çok yakın iki nokta dozları arasında bile önemli farklılıklar görülebilmektedir. Edirne bölgesinde, kazayı takiben alınan önlemler ile bölge halkının aldığı dozun, Türkiye'nin diğer bölgelerinin doz düzeyine düşürülmesi sağlanmıştır.

    Türkiye genelinde yetişkinlerin yaşam boyu alacakları en yüksek doz değeri ortalaması olarak hesaplanan 4.49 mSv değeri, tek bir akciğer tomografisinden alınan dozun yarısı civarındadır ve ICRP ile IAEA tarafından saptanan ve birçok ulusal yetkili kuruluşlarca benimsenen normal koşullarda halk için izin verilen sınırların altındadır (TAEK 7, 2006: 52). Halk için yıllık doz sınırı; ardışık beş yılın ortalaması 1 mSv, 5 yıl içerisinde tek bir yılda alınmasına izin verilen sınır 5 mSv'dir. Bu değerler ile karşılaştırıldığında, Türk halkının Çernobil kazası nedeniyle aldığı yaşam boyu doz, halk için izin verilen değerlerin altındadır.

    2.4.3. Sosyolojik ve Psikolojik Etkiler

    2.4.3.1. Bilim Çevreleri

    Radyasyonun etkileri ve radyasyondan korunma uzmanlık gerektiren bilimsel bir disiplindir. Pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de bu konuda o yıllarda akademik eğitim olmaması nedeniyle, kazanın ardından Türk toplumunun aldığı dozun değerlendirilmesi konusunda çelişkili açıklamalar yapılmış, bu durum kamu oyununu paniğe sevk edecek vahim sonuçlar yaratmıştır.

    Birkaç Üniversite çayda ve bazı çevresel örneklerde ölçüm yapmış olmakla birlikte ölçüm sonucunda saptanan aktivitenin insan vücudunda ne kadar radyasyon dozuna neden olduğu konusunda yetersiz kalmıştır. Dozun saptanamadığı durumlarda sağlık etkisi hakkında yorum yapmak mümkün değildir. Bu tür hesaplarda, çevredeki ve gıdalardaki radyoaktivitenin insana geçiş yolları ile insan vücudunda biriken aktivitenin sağlık etkisinin ne olabileceği fevkalade karmaşık hesap yöntemleri kullanılarak ve ancak bu amaçla yazılmış bilgisayar programları yardımı ile hesaplanabilmektedir. Ülkemizde bu hesapları, eğitimlerini yurt dışında almış uzmanlar bulunduran, ülkenin bu konuda uzman tek kuruluşu olan TAEK yapabilmiştir. TAEK tarafından yapılan hesap ve değerlendirmeler konuda yetkin uluslar arası kuruluşlar tarafından değerlendirilmiş ve sonuçlar BM-UNSCEAR, OECD/NEA ve IAEA kuruluşları tarafından Dünya kamuoyuna açıklanmıştır.

    Bu konunun düşünmeye değer en önemli bir diğer yönü de, hastalıkların tanısı amacı ile radyasyon uygulayan radyolog hekimler, radyasyonla tedavi yapan radyasyon onkologları, radyoaktivitenin vücuda enjekte edilmesi veya ağız yoluyla içirilmesi ile tanı ve tedavi uygulamaları yapan nükleer tıp hekimlerinin görüş ve değerlendirmeleri ile radyoaktivite ölçümü yapan bazı bilim insanlarının değerlendirmelerinin farklılığıdır. Radyasyonla çalışan hekimlerin değerlendirmeleri ve bazı üniversitelerin konu ile ilgili görüşleri Sağlık Bakanlığı'nın 24 Şubat 1993 tarihli Bilim Kurulu raporunda da yer almaktadır (TAEK 2, 2006: 4). Konu ile ilgili hekimler, Çernobil sonrası yenilen gıdalar ve çevresel etkenler nedeniyle alınan radyasyon dozunun sakat doğum, kanser, genetik etki v.b. sonuçlar yaratmasının bilimsel olarak mümkün olmadığını açıklamışlardır.

    Çernobil'den en fazla etkilenen bölgelerimizde yaşayanların Çernobil nedeniyle aldığı radyasyon dozu, radyasyon uygulamalarının yapıldığı tıbbi uygulamalarla karşılaştırıldığında çok düşük düzeyde kalmaktadır. Bu tür merkezlerde çalışan fizikçiler, hekimler, teknisyen ve hemşireler yaptıkları iş dolayısı ile kaçınılmaz olarak radyasyon dozu almaktadır. Görevi gereği radyasyonla çalışanların güvenliğini temin etmek üzere uluslar arası kuruluşlarca kişi başına her yıl alınabilecek en yüksek doz düzeyi 20 mSv ile sınırlandırılmıştır. Uluslar arası kuruluşlarca öngörülen bu değer ülkelerin mevzuatlarında yer almaktadır. Ülkemiz mevzuatında da bu şartlar mevcuttur. Radyasyonla çalışanların her yıl almasına izin verilen düzey, Çernobil'den en fazla etkilen bölgelerde yaşayanların Çernobil nedeniyle alınan yaşam boyu dozunun üzerindedir. Radyasyonla çalışanların yaşam boyu dozu (yaklaşık 1000 mSv) ile karşılaştırıldığında ise Çernobil nedeniyle alınan yaşam boyu doz çok düşük kalmaktadır.(Doğu Karadeniz Bölgesinde kişi başına yaşam boyu ortalama doz değeri 4.49 mSv'dir).

    Basın, hekimlerden ve TAEK'ten yapılan açıklamalara hiç itibar etmemiş, radyasyon dozu ve sağlık etkileri konusunda uzman olmayan akademisyenlerin yaptıkları ölçüm sonuçlarına dayanarak halkı paniğe sevk edecek haberler yapmışlardır.

    2.4.3.2. Halk

    Basının yanlış yönlendirmesiyle bilgilenen halk, büyük tepki göstermiştir. Karadeniz halkında Çernobil'den kaynaklı kanser vakalarının oluşması, doğum oranında azalma, anomali çocuk doğumlarında artış, tarım ürünlerinin verimsizliği, Çernobil'den alındığı düşünülen çok yüksek dozda radyasyonun genetik bozukluğa neden olup doğacak bebeklerin de kanser olma olasılığı, … gibi bilimsel verilere dayanmadan, yalnızca ağızdan ağza dolaşan bilgilerle halk yanlış yönlendirilmiştir.

    Çernobil Olayı'nı işaret ederek nükleer enerjiye de karşıtlık ülkemizde son derece fazladır. Bu doğrultuda oluşan bazı kalıplaşmış fikirler vardır: "Bütün Dünya nükleer enerjiden vazgeçiyor. Alternatif enerji kaynakları tercih edilmelidir. Türkiye'nin enerji ihtiyacı için nükleer santral yerine temiz sürdürülebilir ve yenilenebilir teknolojilere geçilmelidir. Nükleer enerji pahalıdır; kapama, çevre ve atık maliyetleri hesaba katıldığında nükleer enerji pahalıya mal olmaktadır. Nükleer santrallerin atıkları denizlere atılmakta, arazilere gömülmekte ve radyasyon yaymaktadır. Nükleer santralin yapıldığı yerde yaşam bitmektedir."

    TAEK'in halkı bilgilendirmek için verdiği demeçlerden bile halk tatmin olmamış, bunun yanı sıra güven problemi ortaya çıkmıştır. Halk, TAEK'in doğru verileri verdiğini inanmamakta, çok yüksek dozda radyasyona maruz kaldığına inanmaktadır. Nükleer karşıtı çeşitli örgütlerin de desteğiyle bu görüşlerini sıkça dile getirmektedirler.

    Halkın Çernobil Olayı'ndan dolayı radyasyon aldığına inanmasının bir diğer nedeni de ülke çapında artan kanser oranlarıdır. Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, 21.06.2004'te Sabah Gazetesi'nde yapılan bir röportajında Türkiye'de kanserin her yıl % 6 oranında arttığını ve bunun çoğunluğunu da akciğer kanserinin oluşturduğunu bildirmiştir. Türkiye'de her yıl 150.000 yeni kanser tanısı konmakta, bunun 100.000 sigaraya bağlı olarak gerçekleşmektedir. Kanser vakalarında artışın birincil nedeni sigaradır. Bunu dengesiz beslenme takip etmektedir. 30.12.2006 tarihli Sabah Gazetesi röportajında da şunları iletmiştir:

    "Kanserlerin yüzde 15-20'si genetik kökenlidir. Ama yüzde 70'ini yaşam şeklimizi ve tarzımızı değiştirerek engelleyebiliriz… Karadeniz'de, Çernobil kazasının olduğu dönemde, o günkü politikacıların halktan bir şeyleri saklamaları, halkta güvensizlik oluşturmuş. Bu nedenle şu anda ne yapsak bir inanç eksikliği var. 'Son iki yıldır Çernobil ile ilgili bir kanser artışı var mı' diye bir araştırma yaptık. Evet, ülke genelinde kanser artışı var ama Karadeniz'de Türkiye'nin genelinden farklı bir kanser artışı yok. Ayrıca Karadeniz'de Çernobil ile ilişkilendirilebilen bir kanser artışı da yok … Son 20 yıldır bütün Karadeniz'den çıkan kanser vakalarının geriye yönelik olarak profilini çıkardık. 8 bin hane yani aşağı yukarı 80 bin nüfus taramadan geçirildi. Karadeniz Teknik, Dokuz Eylül, Ege, İstanbul, Hacettepe, Gazi, Akdeniz, Ankara ve Bilkent üniversiteleri ile Sağlık Bakanlığı'nın eğitim hastaneleri katkıda bulundular ve yapılan araştırmalar bir rapor olarak da sunuldu. Bu bilimsel çalışmaya göre; Karadeniz'de Türkiye'nin genelinden farklı bir kanser artışı yok. Çernobil, kanser açısından bizi etkilemedi diyebiliriz.

    Halkın her kanser olayını radyasyonla ilişkilendirmesinin en önemli sonuçlarından biri Türkiye'deki kanser artışlarının gerçek nedeninin Çernobil nedeniyle gözden kaçırılmasına neden olmuştur. Son yıllarda Türk toplumunun "fast food kültürü"nü benimsemesi, doğal beslenmeden giderek uzaklaşması, tarımda kullanılan gübrelerin ve kimyasalların etkisi göz ardı edilmiştir.

    LİSANS TEZİ

    ÇERNOBİL OLAYI ve SOSYOLOJİK ETKİLERİ

     

    TEZ DANIŞMANI
    Öğr. Gör. SEVİL TURAN
     
    HAZIRLAYAN
    A.ZEYNEP BUYAN
    03016234

    Yorum (yok) Sende Dök içini!

    CEM YILMAZ 2008...

    Türkiye'nin telekomünikasyon devi Türk Telekom ve yenilikçi GSM operatörü Avea,hayata geçirdikleri proje kapsamında, ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın 2001 – 2007 yılları arasında Türkiye'nin dört bir yanında sahneye koyduğu ve büyük ilgiyle karşılanan 'CMYLMZ' isimli gösterisini DVD olarak piyasaya sundu.


    Parça 1 için tıklayınız

    Parça 2 için tıklayınız

    Parça 3 için tıklayınız

    Parça 4 için tıklayınız

    Parça 5 için tıklayınız

    SON Parça için tıklayınız


    Yorum (2) Sende Dök içini!

    Türk Müziği ile Tedavi Yöntemleri

    Müzik konusunda araştırma yapan uzmanların görüşüne göre müzik, konuşmadan önce de var idi.Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişmiş ve olgunlaşmıştır.  Müzik konusunda araştırma yapan uzmanların görüşüne göre müzik, konuşmadan önce de var idi. Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişmiş ve olgunlaşmıştır.Tabiatın her zerresinde ise büyük bir nizam ve ahenk içinde devam eden ritim ve melodi beraberliği bulunmaktadır. Kuş seslerindeki ahenk ve ritim mükemmelliğinde;
     
     Elektronların, atomların, galaksilerin hareketleri ile vücudumuzdaki sıvıların dolaşımlarının büyütülen seslerinde müziğin varlık alemiyle ilgi ve ilişkisini gözlemleyebilmekteyiz.Dünyada müzik ve müzik terapi tarihi anlayışı bizi antropoloji, tarih, ethnoterapi, ethnomedicin, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, spiritüalite, parapsikoloji gibi bilimlerle işbirliğine götürmektedir.
     
    Tarih açısından konuya girdiğimizde çok eski yıllara yolculuk yapmamız gerekir :Azerbaycan'da Gobustan Kayalıklarında görülen dans eden insan şekilleri, 12 - 14 bin yıllık müzik ve hareket gerçeğini ortaya koymaktadır. Uygur Türklerine ait Hoten şehri Çerçen kazası yakınında Mülçe ırmağı kenarında bulunan Mingyar kaya resimleri

    6-8 bin yıllık bir geçmişten haber vermektedir.
     
    Çok eski zamanlara bizi ulaştıran tarih ve kültür birikimi, Proto Türk kültürü ile gözlendiğinde, Alman bilim adamı Dr. Wolfram Eberhard tarafından yazıya geçirilmiş bilgiler önem taşımakta olup, Türk kültürünün M.Ö. III bin yıllarında Çin kültürüne; müzik, dans seramik, tiyatro, hayvan terbiyesi v.b. konularındaki etkileri belgelenmektedir.
     
    Fransız araştırıcı Maurice Curan'ın Çin kaynaklarına dayanarak Lavinniac müzik ansiklopedisinde neşredilen verilere göre, Eski Türk müzik enstrümanları ve pentatonik (beş sesli) müzik icra şekli Çin kültürünü geniş biçimde etkilemiştir.
     
    Bu konuda Eduard Chavannes, Bela Bartok, Robert Lach isimli araştırıcılar ve büyük Türk Etnomüzikologları Mahmut Ragıp Gazimihal ile Ahmet Adnan Saygun, Ferruh Arsunar araştırmalar yapmışlar, Türk müzik kültürünün Orta Asya - Anadolu bağlantısını ve Çin kültürüne etkisini belgelerle ortaya koymuşlardır. Bu araştırmalara göre Proto Türk kültürünün önemli merkezleri, Sensi ve Kansu eyaletleridir.
     
    Hakas ve Tuva kültürü, Altay Türk kültürü bizi M.Ö. 3000 yılları ile buluşturmaktadır. XX . yüzyılın başında Sovyet araştırıcılar Rudenko ve Griaznov, Altay'lardaki Pazırık Vadisinde buzların altında "Çeng" adı verilen bir enstrüman buldular. Rudenko, bu enstrümanın ait olduğu Proto-Türk kültürü tarihini 3700 yıl önceye götürmektedir.
     
     MÜZİK VE HAREKET TEDAVİSİ GELENEĞİ
     AKTİF MÜZİK TERAPİ
     
    Kam ve Baksı adı verilen Orta Asya hekimleri, müzik ve dansı hasta tedavisi için kullanıyorlardı. Kazakistan, Kırgızistan, Altay, Moğolistan ve Sibirya bölgelerinde halen devam eden bu dans terapisi, kol, omuz ve baş hareketleriyle faaliyete geçen ruhi enerjinin bütün vücudu sarması ile elde edilen trans hali sonucu, hasta kişi için gerekli tedavi bilgisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Baksılar; KILKOPUZ, DOMBRA, ŞANKOPUZ, ASATAYAK, DAVUL gibi müzik aletleri ile trans ve tedavi eylemini gerçekleştiriyorlardı. Bu seanslarda genel olarak Pentatonik müzik tonları kullanılıyordu. İngiltere'de, Londra Nordoff Robbins müzikterapi enstitüsünde uygulanan tedavi sisteminde Pentatonik müziğin kişilerde kendine güven ve kararlılık oluşturduğu bulgusu ile, otistik çocukların tedavisi ve eğitiminde bu müzik kullanılmaktadır.
     
     PASİF ( RECEPTİV ) MÜZİK TERAPİ GELENEĞİ
     
    Türk tarihi ve kültüründe önemli bir yeri olan müzik ve dans ve bunlarla yapılan tedavi konusunda; pentatonik müzik formu ve Baksı-Kam tedavi geleneğinin yanısıra olgunlaşıp yerleşen makam müziği ile tedavi' günümüz tıbbında yeniden güncelleşmiş bulunmaktadır.
     
    Bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya'da, Horasan ve Uygur bölgelerinde gelişerek yayılan makam musikisi hakkında Farabi, İbn-i Sina, Ebu Bekir Razi, Hasan Şuri, Hekimbaşı Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Haşim Bey eserler yazmışlar ve makamların duygular ve organlarla ilişkilerini tasniflerle belirtmişlerdir.
     
    Pentatonik müzik Türk illerinde gelişmeye devam ederken, yedili sistem olan ve bir tam sesin dokuz komadan oluşması esasına dayalı makam sistemi, takriben dört yüzü geçen makam zenginliği ile kültür ve sanatımıza büyük katkıda bulunmuştur.
     
    M.S. 834-932 yıllarında yaşamış olan müslüman Türk bilginlerinden Ebu Bekir Razi, melankoliklerin tedavisi üzerine yazdığı bir eserinde şöyle diyor: "… melankolik hasta kesinlikle meşguliyetle tedavi edilmelidir. … melankolik hasta balık tutma veya avlanma gibi eğlenceli işlerden biri ile uğraşmalıdır.
     
    Mümkünse çeşitli oyunlara alıştırılmalıdır; huyunu, ahlakını, davranışlarını beğendiği ve sevdiği kimse ile buluşup görüşmeli özellikle güzel sesle okunan şarkılar dinlemelidir."
    Büyük Türk Bilgini Farabi (870-950) makamların ruha etkisini şöyle sınıflandırır:
     
     1. Rast makamı: İnsana sefa(neşe, huzur) verir. 

    aka_gunduz_rast01.wma


     2. Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir. 

    bolkar_oztekin_rehavi.wma

     3. Küçek makamı: İnsana hassasiyet ( duyarlılık ) verir.
     4. Büzürk makamı: İnsana havf ( çekinme, sakınma duygusu) verir. 


     5. İsfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti ve güven hissi verir. 

    ali_balakbabalar_isfahan.wma


     6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir. 

    niyazi_sayin_neva.wma


     7. Uşşak makamı: İnsana gülme 'dilhek' verir. 

    emrah_hatipoglu_ussak.wma


     8. Zirgüle makamı: İnsana uyku 'nevm' verir. 

    niyazi_sayin_zirgulelizuznak.wma


     9. Saba makamı: İnasana şecaat (cesaret, kuvvet) verir. 

    saba_omer_nasuhi.wma


     10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir. 

    niyazi_sayin_buselik.wma


     11. Hüseyni makamı: İnsana sulh ( sükunet, rahatlık) verir. 

    neyzen_tevfik_huseyni.wma


     12. Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak gönüllülük ) verir. 

    kasif_hicaz.wma


     
     Büyük İslam bilgin ve filozoflarından İbn-i Sina ( 980-1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: "…tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek , onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir…"
     
     İbn-i Sina, Farabi'nin eserlerinden çok yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek Tıp mesleğinde uygulamaya koyduğunu söylemektedir. Arapça yazdığı Kitap'ün necat ve Kitab'ün Şifa'daki oniki fasıl tamamen musikiye ayrılmış olduğundan, bu kısım Baron Rodolph Dearlangar tarafından Fransızca olarak 'La musique Arap' adıyla yayınlanmıştır.
     
     Eski Türk hekimlerinden Şuuri'nin 'Tadil-i Emzice' adlı eserinde müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, 'Tadil-i Emzice'de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre:
     
     
    . Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir.
     • Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir.
     • Irak makamı: Kuşlukta etkilidir.
     • Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir.
     • Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir.
     • Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir.
     • Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir.
     • Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir.
     • Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir.
     • Rast makamı: Gece yarısı etkilidir.
     • Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.

     Şuuri'ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.


     • Ulema ( Alimler ) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları
     • Ümera ( Emirler ) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları
     • Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları
     • Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.
     
     Günümüzden 900 sene önce Selçuklu Sultanı Nureddin Zengi tarafından Şam'da yaptırılan Nureddin Hastanesi'nde musiki makamları tedavi amacıyla kullanılmıştır.
     
     Sonraki dönemlerde 700 senedenberi Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi) ve Edirne şifahanelerinde 100 sene önceye kadar musiki ile tedavi uygulanmıştır.
     
     Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle yazılıdır: "Merhum ve mağfur Bayezid Veli … Vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def'i sevda olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende biri neyzen, biri kemani, biri musikari, biri santuri, biri udi olup, haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı verirler…"
     
     Anlaşıldığına göre, Horasan kaynaklı Türk Sanat musikisi ve Horasan-Anadolu musiki makamlarımızın olgunluğu ile gelişen pasif-receptiv müzik terapi geleneği icrası sırasında hastalar rahat bir şekilde oturarak veya uzanarak dinlenme halinde idiler. Bu tedavi şeklinde amaç, hastaların emosyonel (duygu) durumlarını değiştirerek onları rahatlatmak ve kendine güvenlerini kazanmalarına yardımcı olmak idi.
     
     Günümüzde tarafımızdan uygulanan teknikte bu esaslara sadık kalınmıştır. Hasta istirahat pozisyonunu alır, bir seans süresince geniş ve rahatlatıcı bir ritim ve su sesi eşliğinde, Ney, Rebab, Çeng, Ud, Dombra ve Rübab ile emprovize (ritimli taksim) yapılır ve uygun makamlar üzerinde çalışılır.
     
     Bu şekilde bir icra sırasında, otizm'den ve psikolojik çocuk hastalıklarından Geriatri'ye kadar çeşitli psikolojik ve fizik hastalıklarda olumlu değişmeler ve iyileşmeler gözlenmektedir. Bu konuda Dr. L. Gutjahr ve Prof. V. Mechleid tarafından EEG ölçümleri yapılmış ve en az 1000 yıllık bu gelenek bugünün labarotuvarında doğrulanmıştır.
     
     400'den fazla olduğu bilinen bu makamlardan önemli olan 15 tanesi üzerinde uygulamalardan sonra tedavide kullanılacak kaset ve CD'ler tarafımızdan vücuda getirilmiştir.
     
     Viyana'da Meidling Rehabilitasyon Merkezi'nde komada bulunan hastalara Türk musikisi makamları dinletilerek terapi uygulamaları yapılmakta olup, beyinde alfa ve teta dalgalarının değiştiği tespit edilmiştir ve bir çok hastanın müzik terapi seansları ile komadan çıktıkları gözlenmiştir.

    Yorum (yok) Sende Dök içini!

    « Önceki ::