RUHUMU OKŞADI DERİN BİR SÜKUT;KAYBETTİM İNCİLERİMİ BİR HAZAN GÜNÜ
..........HOŞGELDİNİZ............

Yaşayan En Büyük Yazar Vefat Etti !

Tedavi gördüğü Almanya’nın Nuremberg kentinde 10-haziran-2008 günü vefat eden dünyaca ünlü yazar ve devlet adamı Cengiz Aytmatov’un eserleri 150’nin üzerinde dile çevrildi.

Selvi Boylu Al Yazmalım / 1970” filme çekilerek onun Türkiye'de tanınmasını sağladı ama Aytmatov ilk şöhreti, Cemile adlı hikayesinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “Dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır

 "Mankurt" deyimini literatürlere sokmayı başaran yazar :

 Ünlü Kırgız Türk yazarı Cengiz Aytmatov'un en önemli eseri olarak kabul edilen "Gün Uzar Yüzyıl Olur" ilk kez yayımlandığı 1980 yılından bu yana yetmişe yakın dünya diline çevrilen eseridir. Özellikle romandaki "mankurt" ve mankurtizm kavramları bu roman referans gösterilerek edebiyata girmiştir.

Not : Mankurt'larla Türklerin başı hep belada olduğu için özellikle ülkemizi sevenlerin bu deyimi sindirerek öğrenmesi gerekir...

 

Aytmatov 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasına katılır. Kemikleri 1991 yılında bulunur. Aytmatov’un amcası da 2. Dünya savaşında ölmüştür. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş modern bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayımkan etrafında saygı gören bilge bir kadındır. İrticalen şiirler söyler, beş-altı yaşından itibaren torununu ninniler, masallar, efsanelerle besler. Aytmatov cok küçük yaşlardan itibaren ozanların atışmalarını dinler, sohbetlerine katılır. Şifahi kültürün çok canlı yaşandığı bu toprakların destani havası yazarı içten içe kuşatıp zenginleştir.
İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. On yaşında toprağı işler. Ondört yaşında şeker köyünde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. Bu sıralarda, erkekler cephede savaşırken, köylerde kadın ve çocukların çektikleri sefalete şahit olur. 1946’da Kazakistan’ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince 1948’de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de buradan veteriner olarak mezun olur.

Aytmatovun ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi’nde yayımlanan Gazeteci Cyuda’dır. Bu hikayeyi 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (yeni dünya) dergisinde yayımlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.Ey Alfred de Musset, Kırgız boylarındaki bu ağustos gecesini de, otuz yaşında hayatını ve gücünü hiç kaybetmediğini söyleyebilen bu gencide kıskanmalısın dostum!

...

İşte şimdi burada, Villon’un, Hugo’nun, Baudelaire’nin, Paris’inde, kralların ve devrimlerin Paris’inde, ressamların yüzyıllık Paris’i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris’te Werther, Bérénice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile’yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci cihan savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile’ye, bunların hikayesini anlatan küçük Seyit’e rastladım.

Aytmatov, Cemile’nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir -Aytmatov’un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır.- Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.

Cengiz Aytmatov’un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı’yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu hikayesini, 1975’de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini,1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün Olur Asra Bedel romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından önemlidir. Aytmatov bu romanında, Elveda Gülsarı’da temel işleyiş bozukluklarını dile getirdiği rejimin eleştirisini daha ileri götürmüş, Sovyet mantığını temelden sorgulayan fikirlerini yayınlamıştır.

Onun, milletinin birikimini tüm dünyaya duyurması kolay olmamıştır. Tarihte eşine ender rastlanacak bir baskı rejiminde, millete ait olan her şeyin talan edilmeye, unutturulmaya çalışıldığı bir ortamda söz söylemek, değerlerini savunmak, millete ait olana vurgu yapmak cesaretini gösterebilen Aytmatov, yıldan yıla daha yüksek sesle, sözlerinin altını daha kalın çizerek konuşur.
İlk yıllarında Yüz yüze, Cemile gibi hikayeleriyle tanınıp sevilen Aytmatov’un bu hikayelerindeki başarısıyla topladığı ilgi, ona daha sonraki yıllarda Elveda Gülsarı gibi, Gün olur asra bedel gibi romanlarla, toplumsal problemleri tüm Sovyetlerin gündemine taşıma imkanı sunmuştur.

Aytmatov 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır. Bu romanda Hıristiyanlık dini baz alınarak rejimin dini hayat üzerindeki yanlış uygulamalarına, bunun bir neticesi olan uyuşturucu belasına ve bozulan ekolojik dengeye değinmiştir.

Aytmatov 1990’da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Gün Olur Asra Bedel romanının devamı olan Cengiz Han’a Küsen Bulut’u yayınlar. Yazar bu eserinde Sosyalist rejime daha önce yazdıklarından daha sert eleştiriler yöneltir. Bu roman aslında yıllarca rejimin her katında bulunmuş birinin görgü şahitliği yapmasından başka bir şey değildir. Totaliter, baskıcı kafa yapısını bütün çelişkileriyle gözler önüne serer.
Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı
Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almış, bu sayede rejimin işleyişine tanık olmuş biridir. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olan yazar, halen Kırgızistan’ın Luxemburg, Hollanda ve Belçika büyükelçilikleri görevini yürütmektedir.
***
“Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine doğru genişletmek ve ‘evrensel’ olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar “tipik insan” ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.”
Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya ait efsane, destan, masal hikaye ve türküleri, bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalışmış. Hikayelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Hikayelerinde, Kırgız Türklerinin zengin şifahi kültürüne ait efsaneleri, masalları, türküleri kullanışında gözlenen coşku da yazarın bu yanının en bariz göstergesi durumundadır.
Cengiz Aytmatov’un eserleri hayatından izler taşır. Hayat, onu halkının bütün sorunları ile çok küçük yaşlarından itibaren yüz yüze getirmiş, ona halkını tanımasını, onun genel halini anlamasını sağlayan bir çevrede yetişme imkanı sunmuştur. Savaş Aytmatov’un hatırasında silinmeyecek izler bırakır. Savaş için askere alınan yetişkin erkeklerin köydeki işlerinin hepsi, halkın sorunlarına çare bulmak, daha on iki-on üç yaşlarındayken onun ve akranlarının sırtına yüklenir. Cepheye gönderilen erkeklerin ailelerinin sorumluluğu, onların iaşesi, aralarındaki sosyal ilişkiler, bir yandan savaşa rağmen devam etmesi zorunlu olan zirai faaliyet, savaşın daha çok küçük yaşlarda Aytmatov’un sırtına yüklediği sorumluluklardan en görünürde olanlarıdır.
Aytmatov’un köy sovyeti kolhozu sekreterliği sırasında yaşadıkları, çektiği sıkıntılar, şahit olduğu zor durumlar eserlerine de yansımıştır. Toprak Ana romanında ve yüz yüze hikayesinde, ikinci dünya savaşında erkekleri askere alınan köylerde geride kalanların çektiği sıkıntılar etkileyici bir üslupla anlatılır. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen cepheye çağrılma yaşı, yine gidenler, ayrılıklar, gözyaşları... yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş. Yazar eserlerinde salt bir savaş karşıtlığı fikri vermeye çalışmasa da, hikayelerinde halk, evlatlarını cepheye göndermesine rağmen savaşı sahiplenmemiş bir görünüm sergiler. Savaşın anlatıldığı bölümlerde bir savaş romantizmine rastlanmaz.
Aytmatov savaş yıllarını, kocasız kalan kadınları babasız kalan çocukların, oğulsuz kalan anaların acılarına şahit olmuş, asker kaçaklarını görmüş, geride kalanların birbirlerine yaptıkları acımasızlıklarını yaşamış. Hasılı bütün yıkıcılığıyla savaş ona hikayelerinde temel malzeme olmuş.
Savaş insanları hayal edemeyecekleri acıları çekmeye, ağırlığına tahammül edilemeyecek durumlarda kalmaya zorluyor. Ve böylesine zor durumları kelimelere dökmekte Aytmatov’un başarısı onun ustalığının kanıtı durumunda.
Eserlerinde Sovyet rejimine eleştiriler yönelten Aytmatov bunu önceleri daha özenli ifadelerle, sistemin genel yanlışlığını vurgulamak yerine işleyiş, uygulayış bozuklularına değinirken, ileri ki yıllarda yazdıklarında sistemi temelden sorgulamaktan çekinmemiştir. Elveda Gülsarı romanında gençliğini devrimin idamesine adamış biri olan Tanabay’ın dilinden, işleyişte yanlış giden bir şeyler olduğunu, gençliğinde kolayca terk ettiği eskilere ait uygulamaların aslında vazgeçilmez olduklarını -Bunu çok somut bir örnekle sunuyor. Tanabay, gençliğinde kullanılmasına karşı çıktığı, çobanların kışın yaylalarda kullandıkları keçe çadırların aslında şartlara en uygun barınaklar olduğunu yaşlanınca fark ediyor- söylerken, kendine ait olana karşı takınılan bu türden yanlış tavırlardan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Ancak yazar, Gün Olur Asra Bedel romanında rejimin dine, geleneklere ve halkın değerlerine yönelik tavrı keskin bir dille eleştirirken, kendi değerlerini unutanların, değersiz mankurtlardan başka bir şey olmayacaklarını ifade ediyor. Dişi kurdun rüyaları ve Cengiz han’a küzen bulut’ta ise Aytmatov, baskıcı sovyet rejimi, ve onun uygulayıcılarını tasvir ederken, totalitarizmin zaman ve mekana göre değişmeyen karakterini etraflıca irdeliyor. Dişi kurdun rüyaları romanında, boston adlı çoban, her yıl ürün talebini daha da artıran merkez yöneticilerine, topraklarının veriminin azaldığını bunun nedeninin de meraların, kimseye ait olmamaları dolayısıyla bakımsızlaşması olduğunu, çarenin toprakların, çobanların mülkü haline getirilmesi olduğunu, böylece sahiplerinin meralarına en iyi şekilde bakıp en yüksek verimi alacaklarını söylüyor. Boston’un bu talebi bunun sosyalizm ilkeleri ile örtüşmediği gerekçesi ile geri çevriliyor, ayrıca köyün en başarılı çobanı olan bu adam devrim karşıtı fikirleri yüzünden dışlanıyor, Hikayenin bu bölümüne yazar çoğunlukla çiftçi olan Kırgız ve Kazak halklarının rejimle olan sıkıntılarına değiniyor, sosyalizmin mülkiyet karşıtlığına dair sert eleştiriler yöneltiyor.
Aytmatov’un eserlerinden, eserlere konu olan Kazak ve Kırgız Türk boylarının din telakkileri hakkında da ipuçları çıkarmak mümkün. Eserlerinde yöre insanının din anlayışı, İslamiyet ve Şamanizm’in harmanlandığı, İslamiyet’ten uzak olmayan ama Şamanist unsurlarda içeren bir ‘töre’ anlayışı çerçevesinde şekillenmekte. Gün olur asra bedel romanında, kadim arkadaşı Kazangap’a layıkıyla bir cenaze töreni yapmak isteyen Yedigey, yeni yetişen neslin din ve gelenek karşısındaki aldırışsızlığına isyan eder. Dostu için yaptığı törende dini gereklilikleri ihmal etmek istemeyen, arkadaşının naaşını atasından gördüğü gibi kıbleye doğru koyan, Kur’an okuyan Yedigey, etrafındaki gençlere, cenazeyi nasıl gömdüğüne dikkat etmelerini, kendi ölünce de onu böyle gömmelerini öğütler. Burada yazar halk içinde din duygusunun kaybolmasına sebebiyet veren rejim ve onun uygulayıcılarına yedigey’in dilinden okuduğu lanetlerde, milletinin dininden, tarihinden, kendinden uzaklaşması karşısında duyduğu üzüntüyü dile getirir. Eserlerinden, her ne kadar dinden uzaklaşmış olunsa da yüzyıllardır insanların hayatlarını şekillendiren İslam’ın izlerinin toplum hayatından kolayca silinmediği anlaşılmakta. Lakin eserlerde at eti yeyip kımız içen, Atların tanrısına, Boynuzlu maral anaya dua eden karakterlerin varlığı, Kırgız ve Kazak Türkleri arasında alttan alta geleneklerde yaşayan Şamanizm’in kalıntıları olarak kendini gösteriyor;

Ey Isık-Göl, yeryüzü’nün gökyüzü’ne bakan gözü! Sana sesleniyorum ey suları buz tutmayan göl! Ey kutsal ebedi Varlık! Kadere hükmeden Gök tanr gözünü köpüklerine çevirdiği zaman, duamı O’na ulaştırasın diye, sana sesleniyorum... Yıldırım Sesli Manasçı’dan
Ey koruyucu Çoban Ata, koyunların koruyucu ruhu! İşte sürülerin ilk kuzusu! Onu kolla, bütün kuzuları kolla! Biz çobanları da kolla!... Elveda Gülsarı’dan
Aytmatov’un kuşkusuz en önemli özelliği romanlarında kullandığı folklorik malzeme. Halk ait olan her şeyden, kültüründen, coğrafyasından yani insanından haberdar olması Aytmatov’un farklı yanı. Destanlardan, masallardan, atasözlerinden söylentilere, fırtına habercilerine (halkın tecrübeleri) vs kadar. Bunların arasında efsaneler ve masallar ön plana çıkıyor. Beyaz gemi romanı ile efsane ve masalları eserlerinde daha ağırlıklı kullanmaya başlayan Aytmatov, Gün Olur Asra bedel ve onun devamı olan Cengiz Han’a Küsen Bulut romanlarında da efsanelere yer veriyor. Beyaz Gemi’de hikaye bir masala dayanıyor; Boynuzlu Maral Ana destanı. Düşmanları tarafından kılıçtan geçirilip kimsenin sağ bırakılmadığı bir kabilede düşmanlarının gözünden kaçan bir kız bir oğlan iki küçük çocuğun, yavruları insanlar tarafından öldürülen bir maral tarafından sahiplenilmesini anlatan masal Aytmatovun kaleminde iyiyle kötüyü çarpıştıran, iyiliğin pasif olamayacağına vurgu yapan bir hikayenin malzemesine dönüşüyor. Gün Olur Asra Bedel’de ise mankurt efsanesi ve raymalı aga ile begimay hikayesi anlatılıyor. Cengiz han’a küsen bulut’ta ise romana ismini veren efsane, han’ın üzerinde onun gittiği yere giden ve o iyilik yaptıkça orada kalacak olan bir bulut. Aytmatov, efsane ve masalları kendi hayalinde değiştirip onları konuyla ve zamanımızla örtüşen bir zemine çekiyor. Bir mülakatında, eserlerinde kullandığı efsane ve masalları orijinal halleriyle kullanmadığını, günümüz için daha çarpıcı olacak şekilde değiştirdiğini söylüyor.

Aytmatov’un eserlerinde yer verdiği bir diğer folklorik öğe ise türküler. Onun yaptığı sadece türküleri hikayede kullanmak değil, türküler hakkında bir hassasiyet oluşmasını sağlamak, onlara dikkat çekmektir. Nitekim hikayelerinde kullandığı türküleri, türkünün doğduğu ortamın şartlarıyla, ardındaki hikayelerle birlikte alır. Eserlerinde birçok yerde türkülere verdiği önemin altını çizer;
“... bir türkü söylenmektedir, ya genç yada yaşlı bir çobandır bu türküyü söyleyen. Dedem beni hemen durdurur: ‘bak dinle, der, böyle türküyü her zaman duyamazsın.’ Orada durup dinleriz. Dedem içini çekerek sesin geldiği tarafa bakar ve başını sallar.”
“dedem diyor ki, geçmiş zamanların birinde bir han başka bir hanı tutsak almış. Bu han tutsağına: “Eğer istersen benim kölem olarak yanımda kalır uzun zaman yaşayabilirsin. İstemezsen en büyük arzunu yerine getirir, sonra da seni öldürürüm”, demiş. Tutsak han düşünüp cevap vermiş: “Köle olarak yaşamak istemiyorum, beni öldür daha iyi. Ancak öldürmeden önce herhangi bir çobanı buraya getirmeni istiyorum.” “Ne yapacaksın o çobanı?” “Ölmeden önce ondan bir türkü dinlemek istiyorum.” Dedem diyor ki, işte böyle vatanlarının bir türküsü için canlarını feda eden insanlar varmış. Böyle insanları görmeyi ne kadar isterdim! Herhalde onlar büyük şehirlerde yaşıyorlar.
“Türküyü dinlerken dedem kulağıma fısıldar: İlahi! Ne büyük insanlarmış eski insanlar! Ne türküler yakmışlar”
Aytmatov’un Kırgız şifahi edebiyatının ana unsurları olan masal, efsane ve türkülere yaptığı vurgunun altında, insanına kendini hatırlatma çabası vardır. Gün olur asra bedel romanında Abutalip adlı öğretmen halk içinde dinlediği masal ve türküleri yazıya dökerek gelecek kuşaklara aktarma telaşı içerisindedir.
...
Senden geniş nehir var mı ?
Senden aziz yurt var mı Enesay?
Senden derin bir dert var mı Enesay?
Senden özgür olan var mı Enesay?
Senden geniş bir nehir yok Enesay,
Senden aziz bir vatan yok Enesay,
Senden derin bir dert de yok Enesay,
Senden özgür özgürlük yok Enesay,
Enesay, Yenisey nehrinin kırgızca ismi.
Aytmatov’un başarısının ardında, onun, devasa Kırgız kültürünün yazılı edebiyattaki ilk temsilcilerinden biri olmasının yanında, kendi kültüründen, coğrafyasından, insanından haberdar olmak yatmaktadır. Beslendiği kaynak daha nice Aytmatov’lar çıkaracak gürlüğe sahiptir.

Yüzyüze
Hikaye ikinci dünya savaşı yıllarında geçiyor. Seyde ve İsmail yeni evli bir çifttir. Düğünün hemen ardından, gece gündüz çalışarak yaptıkları evlerinde oturamadan İsmail askere alınır. Karısı Seyde, bebeği ve kaynanası ile birlikte kocasının dönüşünü beklemektedir. Köyde savaşın getirdiği yoksulluk kol gezmekte, yiyecek sıkıntısı ve çalışabilecek erkeklerin askere alınması yüzünden işlerin sekteye uğraması, hayatı zorlaştırmaktadır. Bir gece İsmail savaştan kaçıp, gizlice eve gelir. Seyde sevincinden durumu anlayamaz. Daha sonra kocasının bir asker kaçağı olduğunu anlayan Seyde, durumu kabullenir. İsmail, kışı köyün dışındaki bir mağarada geçirdikten sonra ailesiyle birlikte uzaklardaki akrabalarının yanına göçmeyi planlamaktadır. İlk zamanlar geceleri evine gelen İsmail daha sonra bunu güvenlik gerekçesiyle bırakır. Artık o bütün zamanını mağarada geçirmektedir. Bu sırada karısı Seyde, bir yandan kocasının kaçak halini insanlardan saklamaya çalışırken, diğer yandan da köyün yokluktan kırıldığı, yiyeceğin hanelere nüfusa oranla dağıtıldığı bir durumda kendi rızklarından keserek kocasına yemek götürme telaşı içerisindedir.
Köyün dışında bir mağarada kaçak bir şekilde yaşayan İsmail’in psikolojisinde, yakalanma korkusu ve yalnızlık olumsuz tesirler yapar. Gittikçe yabanileşir, artık Seyde’nin getirdikleri ile doymamaktadır. Evlerinin bitişiğinde Totoy adında iki çocuklu bir kadın yaşamaktadır. Kocasını savaşta kaybeden bu hasta kadın da köyü kasıp kavuran yokluktan çocuklarını koruma telaşındadır. Bu kadın ve bebeklikten yani çıkmış çocukları bütün umutlarını yakında doğum yapacak olan ineklerine bağlamışlardır. Kadının ve çocukların bu durumuna şahit olan Seyde ineğin biran önce doğurması ve onlara süt vermesi için dua etmektedir. Bir gün bu kadının bel bağladığı ineğin çalındığı haberi yayılır. Totoy perişan olur. Herkes hırsız avına çıkar. Seyde komşularının ineğini çalan hırsızın, o gece eve elinde taze etlerle gelen kocası olduğunu öğrenir. Çok zor bir durumda kalmıştır, üzüntüsünden saçları bembeyaz olur. Bu ruh hali içinde kocasının saklandığı mağarayı askerlere gösterir. İsmail’in, askerlerle yaptığı çatışmanın ortasında, karısıyla yüz yüze gelmesi ile hikaye sona erer.
“Aralarındaki mesafe gittikçe azalıyordu ve birden yüz yüze geldiler! O zaman Seydesini tanıyamadı. Bu kadın o değildi. Başı açık, saçları ağarmış, kucağında yavrusuyla korkusuzca kendisine bakan bu kadın o değildi. Birden onu kendisine fersah fersah uzaktaymış gibi gördü. Kederinin heybetiyle erişilmez, ulaşılmaz bir yüceliğe kavuşmuştu. Onun karşısında kendisi ne kadar güçsüz, ne kadar acınacak haldeydi!”
Aytmatov bu hikayesi için şunları söylüyor;
“Yüz yüze’de anlatmaya çalıştığım ana konu devlet otoritesi ve bireyin karşı karşıya gelmesi olgusudur. Bu sadece Sovyetler birliğinde olan bir olgu değildir; bütün savaşlarda devlet ve birey çatışması vardır.”
***
Cemile
Aytmatov, ikinci dünya savaşı yıllarında geçen bu hikayede, Cemile adlı evli genç bir kadının yaşadığı aşkı, kayınbiraderinin dilinden anlatır. Cemile kocası Sadık’la yeni evlenmiş, düğünün ardından Sadık askere gitmiştir. Cemile güzel, canlı ve hareketli bir kadındır. Köyün bütün delikanlıları Cemile’ye hayrandır. Yengesinde anlayamadığı bir farklılık sezen Seyit, onu tanımaya, ona daha yakın olmaya çalışır. Köy idaresinden gelen biri, Seyit’in annesine köyde çalışacak erkek kalmadığını, yapılacak bir çok işlerin olduğunu, bu yüzden de Cemile ve Seyit’e arabalardan birini verip, onları istasyona malzeme taşımaya tayin edeceklerini söyleyerek bunun için izin ister. İlk zamanlar ayak sürüyen bu kadın, daha sonra buna izin verir. Bu hadise yengesiyle bir şeyler paylaşmak isteyen Seyit için bulunmaz fırsat olur. Yanlarına üçüncü eleman olarak, Danyar adında, savaştan sakat dönmüş, oldukça içine kapanık biri verilir. Bu bitmeyen erzak taşımaları, onları güzel sabahlarda yük taşırken, yorgun akşamlarda boş arabayla dönerken, çalışırken, dinlenirken “birlikte” kılar. Bu birliktelik Cemile ile Danyar arasında bir yakınlaşmaya, bir gönül birliğine gider. Danyar akşamları dönüş yolunda türkü söyler, Seyit ise, türküleri dinlerken hayallere dalan Cemileyi ve yanık sesli Danyar’ı seyreder. Olaylar gelişir, Cemile ile Danyar birlikte memleketlerini terketmeye karar verirler. Onları giderlerken yalnız Seyit görür.
“Akşam üzeriydi, birden yanyana giden iki insan gördüm. Bunların çay geçidinden geçtikleri besbelliydi. Aa! Cemile ve Danyar idi bunlar!
..
İşte vadide, fundalar arasında bir patikadan gidiyorlardı. Onları gözlerimle takip ediyor ve ne yapacağımı bilemiyordum. Arkalarından seslensem? Ama dilim damağıma yapışmıştı.
Güneşin sarı kızıl ışınları, dağlar boyunca hızlı hızlı akan alaca bulutların üzerinden kayıp kayboluyor ve hava birden kararıyordu. Danyar ve Cemile hiç arkalarına bakmadan, demiryolu kavşağına gidiyorlardı. Başları fundaların arasında iki defa daha göründü, sallandı ve sonra kayboldular..”
Seyit resme kabiliyetli bir çocuktur, ve zihnindeki Cemile ile Danyar’a ait son fotoğrafı tuvale dökmeyi aklına koyar. Yıllar sonra bu onun ressam olarak mezun olacağı akademiye sunduğu diploma çalışmasının konusudur.
***
Elveda Gülsarı
Elveda Gülsarı romanı değişen hayat karşısında ilerleyen yaşlarında, bu değişim de kendi emeği de olmasına rağmen bocalayan, değişim adı altında değerlerin söküp atıldığını geç de olsa fark eden bir adamın yaşadıklarını anlatır. Bu roman önce Rusça yazılmış, sonra Kırgızca’ya çevrilmiştir. Aytmatov tezli eserlerini önce Rusça yazmaya dikkat eder.
Taanabay gençliğinde hareketli bir hayat yaşamış, rejimin uygulamalarını hayata geçirebilmek için uğraşmış, iyi niyetli çalışkan bir adamdır. İkinci Dünya Savaşından dönünce mesleği olan demircilikle uğraşan Tanabay, çok sevdiği, saygı duyduğu Çora’nın ısrarı üzerine yılkıcılığa (at çobanlığı) başlar. Devraldığı sürüde Gülsarı isminde eşine ender rastlanacak çok değerli bir taypalma yorga* at vardır. Tanabay bu atla bütün yarışlarda birinci gelir. Onun adını yörede duyurur. Bir gün bu at merkezden Çoranın yerine yeni tayin olan sekreterin bineği olamk üzere Tanabay’dan istenir. Tanabay önceleri direse de vermek zorunda kalır. Lakin at her seferinde kaçıp eski sahibini bulmaktadır. Sekreterin adamları ata olmadık zulümler uygularlar, ayaklarına demir prangalar vururlar, eziyet ederler. Tanabay her şeye rağmen canla başla çalışarak sekreterliğin verdiği görevleri yerine getirmeye çalışır. Bir defasında ondan yanına yardımcı gençler alarak koyun sürüleri ile uğraşması istenir. Tanabay kabul eder, Dağlarda, yaylalarda zor durumlarda kalır, işte burada eskilerin kullandıkları keçe çadırların çobanlık için ne kadar uygun olduğunu anlarken, gençliğinde bu çadırların kullanılmasına gösterdiği muhalefetten dolayı utanır. Ona koyunların kuzulayacakları zaman kullanması için tahsis edilen ağıl’ın viran durumda olması, hava şartlarının bozukluğu, yardım için yanına verilen gençlerin işi bırakıp gitmeleri, her seferinde daha fazla ürün isteyen merkez yöneticilerinin sorunlara ilgisiz kalmaları Tanabay’ın moralini bozar. O günlerde Çora’yla birlikte teftişe gelen müfettişe patlar, ona sadece konuştuklarını problemin çözümüne dair kafa yormadıklarını, hep daha fazla istemekten başka bir şey bilmediklerini söyler. Bunları söylerken kullandığı “yeni efendi” sözü onun devrim düşmanlığıyla yaftalanıp yargılanmasına ve partiden atılmasına kadar varacaktır.
Aytmatov bu eserinde Kırgız köylüsünün dertlerini duyurmaya çalışmış, onlardan hep daha fazlasını isteyen, ama teşekkürü çok gören totaliter zihniyete göndermeler yapmıştır. Tanabay’ın yargılandığı mecliste konuşulanlar, katı ideolojik zihniyetin dünyanın her tarafında aynı yapıyı arz ettiğinin kanıtıdır. Tanabay’ın kavga ettiği müfettişin orada söyledikleri aslında bildik sözler;
Parti üyesi yoldaşlar, izin verirseniz ben durumu biraz açıklamak istiyorum. Bazı yoldaşları uyarmak isterim ki, Tanabay’ın davranışı basit bir kabadayılıktan öte bir durumdur. Bu yoldaşlara şunu söylemek istiyorum. Eğer bu bair bir kabadayılıktan ibaret olsaydı, inanın ki onu bu kurula getirmezdim. Kabadayılarla başa çıkmak için başka usullerimiz de var. Mesele, Tanabay’ın beni aşağılaması da değil. Ben ilçe parti komitesini temsil ediyorum. Böyle olunca da partinin aşağılanmasına izin veremem, bunu görmezlikten duymazlıktan gelemem. (ne kadar tanıdık değil mi?)
* Dil, o dili konuşan insanların hayatlarında önem arzeden kavram yada olgular etrafında şekilleniyor. Buna en somut örnek Kırgız dili olur, Kırgız Türkleri’nin hayatlarında atlara büyük önem verilir, -insanlar atları dolayısıyla itibar görür, atların şerefine ziyafetler verilir- ve bu önem dilde en bariz şekilde ortaya çıkıyor. Yaşlarına göre cabağı, kulun, tay, biye, koşmalarına göre taypalma yorga, su yorga, kiytin yorga, sürü isimleri olarak üyir, yılkı, renklerine göre küren, ciyren, şabdar, karakök, temir karakök, kızıl karakök, tarlan kök, argımak -en iyi cins at-, kunan -yarış tayı-, tulpar -Manas’ın etrafındaki bahadırların bindiği, görünmez kanatları olduğuna inanılan atlar- gibi kelimeler ve daha niceleri Elveda Gülsarı’da atları nitelemek için kullanılmakta. Taypalma yorga ve Su yorga dünyanın en değerli binek ve yarış atlarıdır.
***
Toprak Ana

Aytmatov bu ilk romanı İkinci Dünya Savaşında kocasını ve üç oğlunu cepheye gönderen bir kadının yaşadıklarını konu alıyor. Tolganay, mutlu bir yuvaya sahipken, kocası ve üç oğlu savaşa katılınca en büyük oğlunun karısı Aliman ile birlikte onların geri dönecekleri umuduyla yaşarlar. Tolganay güçlü bir yapıya sahip, yüreği insan ve toprak sevgisi, üretme coşkusuyla dolu bir kadındır. Erkeklerini savaşa gönderen köyün dertleriyle uğraşır. Ev ev ihtiyacı olan insanlarla ilgilenen tolganay, yokluğun pençesinde her türlü acıyla yüz yüze gelir. Gelini Aliman ile birbirlerine dayanak olan bu kadını gelininin durumu çok üzmektedir. Çok sevdiği kocasını evlendikten hemen sonra cepheye uğurlayan genç Aliman’ı kendi kızı olarak bağrına basar. Tolganay Cepheden kocası ve büyük oğlunun ölüm haberini aldiğinda, kendi halinden çok gelinine üzülür. Bir gün gelininin bir çobanla yaşadığı gayri meşru ilişkiden hamile kaldığını öğrenir. Bütün acılara rağmen (diğer iki oğlunun da ölüm haberi ulaşmıştır) gelinine sahip çıkar. Aliman bu çocuğu doğururken ölür. Tolganay çocuğu bağrına basar. Ona Canbolat ismini verir. Bu bebek, artık mazide kalmış ailesinden ona kalan tek hatıradır.
Aytmatov romanı ömrünün sonunda toprakla dertleşen Tolganay’ın dilinden anlatır. Yazar bu romanında üretmenin verdiği huzuru, toprağa saygıyı, insan sevgisini işlerken, savaşın mantığını ardında bıraktığı kırık dökük hayatlar çerçevesinde sorguluyor.
Akşam yemeği için büyük arabanın yanında otların üzerinde oturduk. Ekmek sıcaktı. Yeni çıkmıştı fırından. Canbolat ilk dilimi bana verdi:
- Buyur büyükanne.
Ekmeği aldım, bereketli olması için duamı yaptım ve ilk lokmayı ağzıma götürdüm. Çiftçilerin, tarım araçlarını kullananların ellerinin kokusuydu bu. Bu ekmek petrol kokuyor, demir kokuyor, saman kokuyor, olgun başak kokuyordu. Evet eskiden olduğu gibiydi herşey. Lokmamı yutarken gözyaşlarımı tutamadım: “Ekmek ölümsüzdür, iş de ölümsüzdür” dedim içimden.
***
Beyaz Gemi

Aytmatov bu romanıyla edebiyat aleminde geniş yankı uyandırmış, eseri çok tartışılmıştır. Önce Rusça yazılan roman Kırgızca’ya sonradan tercüme edilir. Romanın kahramanı yedi sekiz yaşlarında Isık-Göl kıyısında dedesi, ninesi, teyzesi ve onun kocasıyla birlikte yaşayan bir çocuktur. Babası ve annesi tarafından terk edilen torununa sahip çıkan Mümin dede, sonradan evlendiği karısı ve torunuyla birlikte bu tenha göl kenarında, ormanın bakım işleri ile uğraşan ve partiden olan damadı Orozkul’a yardım etmektedir. Orozkul’un karısı, çocuğun teyzesi Bekey kısır olduğu için çocuk sahibi olamayan bir kadındır. Orozkul evlat sahibi olamamanın hıncını bu zavallı ihtiyar ve onun çocuğu olmayan kızından çıkarmaktadır.
Çok geniş bir hayal dünyasına sahip olan çocuk, dürbünüyle hergün gölde yük ve yolcu taşıyan bir gemiyi izler. Gemilerde tayfalık yapan babasının da bu gemide çalıştığını düşünerek, balık olup bu gemiye ulaşmayı, babasına zavallı dedesini, zalim Orozkul’u, yaşadıklarını hayallerini anlatmayı düşler. Dedesinin yanından hiç ayrılmayan çocuk, onun anlattığı masaları dinlerken adeta yaşıyormuşçasına onlardan etkilenir. Bu masallardan biri Boynuzlu Maral Ana destanıdır.
Eski zamanlarda Yenisey ırmağı boyunca kabileler arasında savaşlar olur, zaferler ve yenilgiler yaşanırmış. Fakat kabilelerin büyüklerinden biri öldüğü zaman büyüklerine yas tutan kabileye saldırılmazmış. Bir gün Kırgızların lideri öldüğünde ona geleneklerine göre büyük bir cenaze töreni düzenlemişler. Herkes cenazeye layıkıyla bir tören yapılması için uğraşırken, onları silahsız yakalayan bir düşman kabilesi , bir kişiyi bile sağ kalmayacak şekilde kılıçtan geçirmiş. Yalnız bu mezalimden, o baskından biraz önce oynamak için ormana giden bir kız, bir de oğlan çocuğu kurtulmuş. Çocuklar onların düşmanları olduğunu bilmeden, o sırada uzaklaşan toz bulutunun ardına düşmüşler. Çok uzaklarda bir dağın yamacında bir şölen verildiğini görüp oraya gitmişler, bu şölen yeni topraklar kazanan düşmanlarının zaferlerini kutladıkları bir şölenmiş. Oraya gidince kabilenin lideri, bu iki çocuğun Kırgız aşiretinden olduklarını anlayıp, onları bir uçurumdan atması için bir kadına vermiş. Böyle bir şeye kadının da gönlü razı olmuyormuş ama, o yapmazsa bir başkası çocukları feci bir şekilde öldürebilirmiş. Onları uzaklarda bir uçurum kenarında aşağıya atacakken, büyük boynuzlu bir maral belirmiş. Kadına yavrularının insanlar tarafından öldürüldüğünü, o yüzden o çocukları istediğini, onları yavruları gibi büyüteceğini söylemiş. Çocukları alıp güneylere Isık-Göl kıyılarına gelmiş. O iki çocuk büyümüş, Kırgızlar onların soyundan yeniden türemiş. Ve bu insanlar Boynuzlu Maral Ana’nın çocuklarına hep saygı duymuş, onları avlamamışlar. Ta ki, yıllar sonra dosta düşmana ne kadar zengin olduklarını göstermek için, ölen babalarına yaptıkları görkemli bir cenaze töreninde, oğulları onun öte dünyada Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan olduğunun anlaşılması için, mezarının başına büyük bir maral boynuzu dikmeyi düşünene kadar... Bundan sonra ölenlerine saygı ifadesi olarak, mezar başlarına maral boynuzu dikmeye başlamışlar. Boynuzlu Maral Ana bu insanlara küsmüş, kalan yavrularını alıp oraya veda ederken, bir da ha geri dönmeyeceğini söylemiş.
Bir gün dede sevinçle çocuğa maralların geldiklerini, onları ormanda gördüğünü söyler. Çocuğun sevincinin tarifi yoktur. Ancak maralların geldiğini bilen yalnız dede ve torunu değildir. Bir gün Orozkul bu marallardan birini avlayıp misafirlerine ikram etmek ister. Tüfek Orozkul’a muhtaç olan Mümin dedenin eline verilir ve maral ona vurdurulur. Çocuk bütün bunlar olup biterken evde hasta yatmaktadır. Dışarı çıktığında insanların sevinçle et paylaştıklarını görür. O gün ilk defa dedesinin içki içtiğine şahit olur. Etrafa bakınırken öldürülen maralın boynuzunu görünce, üzüntüsünden ne yapacağını bilemez. Birden içinde bir balık olup babasına gitme isteği doğar. Yakınlardaki çaya koşan çocuk, kendini azgın sulara bırakır.

CENGİZ AYTMATOV VE ESERLERİ 

(Kaynak : http://www.ntvmsnbc.com/news/449571.asp#storyContinues)
Tedavi gördüğü Almanya’nın Nuremberg kentinde 10-haziran-2008 günü vefat eden dünyaca ünlü yazar ve devlet adamı Cengiz Aytmatov’un eserleri 150’nin üzerinde dile çevrildi.

Kırgızistan’ın Talas eyaletinin Şeker köyünde 12 Aralık 1928’de dünyaya gelen, adı Cengiz Han’dan esinlenilerek konulan Aytmatov, Kazakistan Cambul Veterinerlik Teknik Okulu’nda okudu. Daha sonra Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’teki Tarım Enstitüsü’nde öğrenimine devam etti. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne gitti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova’da eğitimini sürdürdü.

Edebiyat yaşamı Moskova’da başlayan Aytmatov, bu yıllarda Pravda gazetesinde çalıştı. Ardından, yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği’ne üye kabul edildi.


Aytmatov, 1963’te Lenin Ödülü’nü aldı. 1970’de yazdığı “Selvi Boylu Al Yazmalım” eseri Türkiye’de filme alındı. Bazı eserleri de Rusya’da sinema filmi oldu.

Yapıtları yüz ellinin üstünde dile çevrilen Aytmatov’un eserleri arasında Zorlu Geçit (1956), Yüzyüze (1957), Cemile (1958), İlk Öğretmenim (1962), Dağlar ve Steplerden Masallar (1963), Elveda, Gülsarı (1966), Beyaz Gemi, Selvi Boylum Al Yazmalım (1970), Fuji Dağının Tepesi (1973), Gün Olur Asra Bedel (1980), Darağacı - Dişi Kurdun Rüyaları (1988), Toprak Ana, Cengiz Han’a Küsen Bulut, Çocukluğum, Kırmızı Elma ve Rusya ve Kırgızistan’da pek çok ödül alan Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı bulunmaktadır.

Ünlü Fransız şairi Louis Aragon, üne kavuştuğu eseri “Cemile” için “en güzel aşk romanı” demişti.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Kırgızistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra, edebi çalışmalarının yanı sıra ülkesini Lüksemburg, Belçika ve Hollanda’da büyükelçi olarak temsil eden Aytmatov, AB, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini de üstlendi. Kırgız yetkilileri, 80. doğum günü dolayısıyla 2008 yılını Aytmatov yılı ilan etmişti.

Eşi hayatta olan Aytmatov’un 3 oğlu ve bir kızı bulunuyor. Aytmatov’un cenazesinin perşembe günü Almanya’dan ülkesine götürülmesi ve cenaze töreninin cumartesi günü yapılması bekleniyor.

Yorum (1) Sende Dök içini!

Voltaire

François Marie Arouet, «Voltaire» denir, Fransız yazarıdır (1694-1778). Parisli zengin bir noterin oğlu olan Voltaire, Rejans devrinin yüksek sosyetesine şiirleri ve yeteneğiyle kendini kabul ettirerek kısa sürede üne kavuştu. Fakat asi yaradılışı ve krallık rejimine karşı oluşu yüzünden önce Bastille'e hapsedildi, sonra da İngiltere'ye sürüldü.

Büyük bir bölümünü Cirey'de, Châtelet markizinin yanında geçirdiği on yıllık bir uzaklaşma döneminden sonra Louis XV'in sarayına döndü, sonra da Potsdam'a, Prusya kralı Friedrich II'nin yanına gitti; sonunda Cenevre yakınlarında Ferney Şatosu'na yerleşti.

Adalet anlayışı, özgürlüğe ve doğruya olan düşkünlüğü, kalem tartışmalarına yatkınlığı Voltaire'i, eski krallık rejiminin yolsuzluk ve ayrıcalıklarına, din adamlarının bağnazlığına, tutuculuğuna ve her alandaki hoşgörüsüzlüğe karşı savaşan düşünürler safına itti. Gitgide daha sert ve sataşıcı olmağa başlayan eserleri parlak zekâsını ve alaycı üslûbunu yansıtır. Voltaire ölünceye kadar önyargılara karşı savaşmış, adlî hataların kurbanı olan suçsuz insanların yeniden topluma kazandırılıp saygınlığa kavuşturulmasını savunmuştur.

Bazı Eserleri

Şiirler: Henriade, Lizbon Felâketi Üstüne Şiir.
Trajediler: Zaire, Sezar'ın Ölümü, Muhammet ya da Bağnazlık, Merope.
Hikâyeler: Zadig, Candide, Micromegas.
Tarih: İnsan Üstüne inceleme, Louis XIV Devri, Töreler Üstüne Deneme.
Felsefe: Felsefe Mektupları, Felsefe Sözlüğü, Hoşgörü Üstüne İnceleme.



Voltaire'i canlandıran maket. Carnavalet Müzesi.

Yorum (0) Sende Dök içini!

Aşık Tarzı Halk Edebiyatı

Âşıklar tarafından saz eşliğinde söylenirler. İslamiyet'ten önce başlar ve 15. yüzyıldan itibaren hızla gelişerek günümüze kadar ulaşmıştır. Âşıklar, köy, kasaba dolaşarak şiirlerini okurlar. Âşıklar, usta-çırak ilişkisiyle yetişirler. Doğaçlama, bu türün en büyük özelliğidir.

Koşma

11 heceli dörtlüklerden oluşan, belirli uyak düzenlerine göre kurulan şiir biçimidir. Koşmanın ilk dörtlüğünde 1. ile 3., 2. ile 4. dizeler, kendi aralarında uyaklıdır. Diğer dörtlüklerde, ilk üçer dize kendi aralarında, son dizeler, ilk dörtlüğün son dizesiyle uyaklıdır.

Koşma, genellikle 3-8 dötlükten oluşur. Son dörtlükte genellikle, âşığın adı yer alır. Koşma; aşk, özlem, doğa, toplusal sorunlar, yurt sevgisi gibi konuları işler. Güzelleme, koçaklama, taşlama ve ağıt olarak dörde ayrılır.

Güzelleme

Sevilen bir varlığın, sevgilinin, atın, dağın övgüsünü yapan şiir türüdür.

Koçaklama

Yiğitlik, savaş, kahramanlık konularını işler.

Taşlama

Herhangi bir kişiyi yeren, eleştiren ya da toplumdaki sosyal bozuklukları konu edinen şiirlerdir.

Ağıt

Ölen bir kişinin ardından duyulan üzüntüyü anlatan şiirlerdir.

Destan

Gerçeküstü ile gerçeğin, efsane ile tarihin birbirine karıştığı, bir kahramanı ya da önemli bir tarihsel olayı övüp yücelten, uzun manzumedir.

Semai

Dörtlük sayısı, kafiye şeması, nazım birimi, konu yönünden koşma ile aynı özelliklere sahiptir. Koşmadan farkı, kendilerine özgü ezgileriyle ve 8'li hece ölçüsüyle söylenir olmalarıdır.

Varsağı

Semainin, Güney Anadolu'da "Varsak Boyu" arasında özel bir beste ile okunan türüne varsağı denir. Varsağı türündeki şiirler, "yüy, bre, hey, behey" gibi ünlemlerle başlar.

Yorum (0) Sende Dök içini!

Anonim Türk Halk Edebiyatı

Sözlü olarak aktarılan, söyleyeni belli olmadığı için halkın malı olan edebi ürünler, Anonim Halk Edebiyatı'nı oluşturular.

Manzum Eserler


Anonim Halk Edebiyatı'nın şiir özellikleri taşıyan ürünleridir.

Mani

Yaratıcısı adsız halk sanatçıları olan dörtlük biçimindeki şiir türüdür. Çoğunlukla 7 heceli ve 4 dizeli tek kıtadan oluşur. Birinci, ikinci ve dördüncü dizeler, birbiriyle uyaklı, üçüncü dize bağımsızdır. Buna göre uyak düzeni şöyledir: (a a x a). Tek dörtlükten oluşan maniler dışında 5, 6, 7, 8, 10, 14 dizeli maniler oldugu gibi, uyak düzeni (a x a x) biçiminde olan maniler de vardir.

Türkü

Ezgiyle okunan ve bentlerden oluşan, genellikle yaratıcısı belli olmayan bir şiir biçimidir. Türkü, daha çok yedili, sekizli, onbirli hece kaliplariyla söylenir. Bentler ve onları izleyen nakaratlar (bağlam ya da kavuştak da denir) kendi aralarında uyaklıdır.

Nakarat, bazen bentlerle aynı kalıpta bazen farklı kalıplarda olur. Dörder, üçer, ikişer dizelik bentlerle kurulan türküler vardir. Her bentten sonra yinelenen nakarat, dört, üç ya da bir dizeli olabilir.

Baz türküler, mani biçiminde dörtlüklerle kurulmuştur. Bunların bazen yine mani biçiminde nakaratları olur. Bir türküyü ilk söyleyen halk sanatçısının adı unutulmuştur. Ancak sahibi bilinen türküler (Karacaoglan türküleri) de vardir.

Bir türkü, zaman boyunca türlü degişmeler uğrayarak yaşamasını sürdürür. Türküler, doğayı, aşkı, ayrılığı, ölümü, kahramanlik ve askerliği, günlük yaşamin türlü olaylarını konu edinir. Kına gecesi, düğün, iş, oyun türküleri vardır.

Ninni

Çocukları uyutmak için söylenen ağır ve tekdüze şarkıdır. Ninni, basit sözlü bir türküdür. Yaratıcısı belli olmayan metin yinelenirken, bebeğin durumuna, annenin etkilendiği koşullara göre, sözlerinde bazı değişiklikler yapılır.

Dizelerin ya da dörtlüklerin sonunda "ninni", "e yavruma e e e", "hu, hu, hoppala" gibi sözler yinelenir. Zaman zaman "Dandini dandini danalı bebek" türünden yansımalı dizelere de yer verilir.

Anne ninnisinde, yavrusunun uslu durmasını, kolayca uyumasını ister. Kolayca yürümesini, büyümesini, sünnet olmasını, iyi bir meslek edinmesini, kız çocuk ise gelin olmasını ister.

Anne, bebeğini uyuturken harekete uygun bir ritimle, bebeğin huysuz ya da uysal davranışına uyacak biçimde sesini düzenler. Bebek uyumaya başladığında, sesini alçaltarak ninnisini bitirir.

Tekerleme

Masalın uygun yerlerinde kullanılan basmakalıp sözlerdir. Masalın başı, şaşırtıcı ve güldürücü olayların anlatıldığı bölümdür. Masalın başında, asıl masaldan önce yer verilen tekerlemeler, akıl ilkelerine alabildiğince yan çizer; abartmalı çelişkileri sergiler. Tekerlemeler, baş uyaklar ve uyaklarına, ses yinelemelerine, özgür çağrışımlarına dayanır; bir bakıma gerçek üstü şiire yaklaşır.

Bilmece

Birşeyi üstü örtülü sözcüklerle betimleyerek, dinleyeni, ne olduğunu bilmeye davet eden küçük şiirdir. Bilmecelerin bir bölümü manzumdur. Bunlaıin arasında beyit, mani gibi biçimini korumuş olanları da vardır.

Kimi bilmeceler ise aşınıp değişerek başlangıçtaki manzum şeklinden uzaklaşmıştır. Kolay söylenmesi, hatırda tutulması için manzum olmayan bilmecelerde de bazı biçimsel anlatma tekniklerine, iç uyaklara, ses yinelemelerine başvurulduğu görülür.

Destan

Gerçeküstü ile gerçeğin, efsane ile tarihin birbirine karıştığı, bir kahramanı ya da önemli bir tarihsel olayı övüp yücelten, uzun manzumedir. Türk destanları, bir şair tarafından topluca yazılmadığı gibi, bir folklorcu tarafından da destancı halk şairleri ağzından derlenip yazıya geçirilmemiştir. Bunların ancak konuları üzerinde bilgimiz vardır; bu konulara, çoklukla, Çin, İran, Arap kaynaklarında ve bazı Türkçe kaynaklarda rastlanmıştır.

Ağıt

Ağıt, diğer halk şiiri türlerine göre biraz daha özgürce uyaklanır ve ilk söyleyeni, bir süre geçtikten sonra unutulur. Daha çok Orta ve Güney Anadolu'da Afşar ve Türkmen kökenli toplumlarda, belli geleneksel eylemlere uyularak, ölünün başında ya da gömüldükten sonra, genellikle kadınlar tarafından söylenir.

Ağıt'a, İslamiyet'ten önce "sagu", Azerbaycan'da da "ağı", Kerkük Türklerinde "sazlamağ", Türkmencede "ağı", "tavs" ya da "tavşa" denirdi. Âşıkların da ağıt olarak adlandırılan sekiz ve on bir heceli ya da aruzla söylenmiş şiirleri vardır.

Mensur Eserler

Düz yazı biçiminde yazılmış yaptılardır.

Masal

Masalların büyük bir kısmı, olağanüstü kişileri ve olayları konu edinir. Kahramanlarını, yaşanan çevreden alan masallar da vardır. Ancak bütün masallar, hayal ürünü ve uydurma olduklarını belli eden bir anlatıma sahiptir. Türk masallarında dinleyici üzerindeki bu yabancılaştırma etkisi tekerlemelerle yapılır.

Atasözü

Halk içinden çıkan, bir öğüdü, sağ duyusal bir gerçekliği ya da deneyime dayalı bir gözlemi dile getiren ve halkın ortak kullanımına giren kısa özlü sözlerdir.

Deyim

Belli bir dile özgü ve bir başka dilde sözdizimsel karşılığı bulunmayan dilsel biçimdir.

Fıkra

Hikaye, latife, nükte, kıssa da denir. Yazılı kaynaklarda, letaifname, fıkrarat adları altında derlenmiştir. Konularını gülünç yaşam olayları, insan-toplum ilişkilerindeki çatışmalar ve çelişkiler oluşturur.

Gerçek olaylardan yola çıkarak, düz yazı dilinde, başlangıç, gelişme ve sonuç bölümleriyle anlatılır. Tanzimat Dönemi'nden itibaren, gazetelerde herhangi bir olayı, bir görüş ya da bir düşünceye bağlayarak, ciddi ya da eğlenceli kısa yazı biçiminde konu edinen türe de fıkra adı verildi.

Halk Hikâyeleri

Halk Edebiyatı'nda, hikayeci ve âşıklar tarafından, kahvelerde, köy odalarında, düğün toplantılarında söylenen hikâyelere "halk hikayesi" diye anılır. 15. yüzyılda yazıldığı sanılan, destansı bir nitelik gösteren Kitabı-Dede Korkut'taki hikayeler, bunun ilk örnekleri kabul edilir.

Yorum (0) Sende Dök içini!

Müneccimbaşı

M. NASİH (KASTAMONU)


Bi varımış bi yoğumuş, allahın kulu çoğumuş.
Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Deve dellaliken
Anam eşiydeyken
Bubam beşikdeyken
Ben on beş yaşındeyken

Bi koylü gadun şeherde hısımlarından birine misafir olmuş. Ev zâbile birlikde bi düğüne gitmişle. Gadunnar eynindeki esvablardan boyun ve gulaklarındaki dakımları görünce, şaşgun şaşgun bakmaya başlamış. En nâyet şişmanca eyni başı düzgün boynu gulaği dolu bi gadun gelmiş. Herkes ayâ1 galkmış. Düğün zâbı ve düğünde bulunanlâ2 bu gadunu koyşeye gada geçümüşle. Koylü gadun buna marak etmiş, yanındakilerin birine bu gadun kim deye sormuş.

O da müneccim başının garısı deye covap vermiş. Gadun düğünden sôna koyüne dönmüş. Gocasına olanı biteni ânatmış.3 Ve gocasîle, ben gayrı bu vaziyetde durman, deye çekiş etmeye başlamış. Garısının bu halını gören adam ne yapcayını şaşurmuş.4 Garısına okuma yazma bilmediğünü ve müneccimlikden çakmaduğunu söylemişse de bi türlü dinnetememiş. Gadun bi hokga bi galem alusun,5 bigaç tabaka da kaat, bi yolun başına oturusun. Elbet sana ne iş gördüğünü sorâla.6 Sen de ben müneccimim dersin. Onnarın yütüğü varısa sana bakıve derle. Sen de galemi hokgaya baturu, kaada bi şeyle yazarsın. Kaada baka, bi şeyle söyleyversün iş olu bitâ,7 demiş.Adamın da bu işe aklı yatmış. Kaat, galem, divit alup bi yolun başına otumuş. Ordan bi deveci geçiyomuş. Buna ne iş gördüğünü sormuş. Bu da, ben müneccimim, demiş. Öyleyse benim bi devem gayboldu. Bigaç gündü aradım bulamadım. Hele sen şuna bi kere bakıve demiş.Müneccim divite galemi bandumuş,8 kaadın üstüne bi şeyle yazmış. Düşünmüş, düşünmüş deyecek bi şey (söz) bulamamış. En sôna düşüne düşüne senin deven ne yerde, ne gövde, mâllahta,9 demiş.

Deveci düşüne düşüne, geçmiş gitmiş. Yolda gedeyken bi de bakmış ki gaybolan deve bi koprünün üstünde ofutmuş10 duruyo. Düşünmüş deve sâhiden ne yerde, ne gövde mâllahta. Devesini bulan deveci vaduğu11 yerlerde bu müneccimi övmeye başlamış. Bu söz gulakdan gulâ, pâdişaha gada varmış. Padişân da bi yüzüğü gaybolmuşumuş. Bu yüzüğü de saraydaki müneccimle bilüp bulamamışla. Pâdişah bu adamı metini eşidince bi de buna bakduruyun12 deye saraya çağurtdumuş. Müneccim, padişahın saraya çağurtduğunu duyunca hemen koyüne gidüp garısîle çekiş etmiş. İşte benim başıma bu belayı sen götüdün.13 Bana pâdişah bi yütüğünü14 soracak. Bulamazsam beni oldürcek. Gel helallaşalım da öyle belki gidiyin, deye garısîle helallaşmış. Saraya varmış, bunu pâdişân yanına çıkarmışla. Pâdişah yüzüğünün gayboldûnu ve bunun bulunmasını müneccime emretmiş.

Müneccim pâdişahdan gırg gun izin istemiş. Pâdişah bu adamın gırg gun sarayda bi odada beslenilmesini emretmiş. Adamcuğazı bi odaya dıkmışla. Yalunuz galınca gırg gun sônaki acı vazıyyeti düşüneyken, birden gapı açılmış. İçeriye bi sini üstünde bigaç gap yemekle, bi adam girmiş. Adam yemeyi bırakıp dışarı çıkmış.Müneccim sahannarı açmış. Bakmaya başlamış. Hepsine bakmış bi güççük tas içinde gırmuzu sulu üç dene yuvarlak bi şey görmüş. Adam koyünde böyle bi şeyle görmedüğü içün ôkesinin arasında bunların nôlduğunu düşünmeye vakıt bulamamış.En sôna gızarak bunnardan birini şu bi15 deye bağırarak oda gapusına dôru fırlatmış. Dışadaki üç adam yüzüğü çalmışlarmış. Almanın birini ôkeyle gapuya atınca, eyvâh bizim birimizi bildi demişle, gorkmaya başlamışla. Nâyet şu iki deye gapuya almanın ikisini atmış.

Eyvâh ikimizi de bildi demişle. Gorkmaya başlamışla. Müneccim üçüncüsünü şu üç deye, bağırarak üçüncüsünü de gapuya atınca, dişadakila,16 üçümüzü de, bildi, deye gendülerini zaptedemeyip içeriye dalarak müneccime:
- Sen bilüsün. Yüzûn bizde olduğunu pâdişaha söyleme, deye yalvarmaya başlamışla. Müneccim hemen işi gavramış.Tabii söyleyeceyim, ben bununçün az sıkuntu çekmedim. Gırg gun olsun da siz görêsiniz gunünüzü, deye adamlara çıkışmış.

Nâyet fazla yalvarmalarına dayanamayan müneccim, her biriniz birâ17 kese altun verüseniz, ve beni burada gırg gun iyi beslêseniz ben bunun bi câresini bulurun, demiş. Hırsuzla buna ırazı olmuşla. Peşin birê kese altun vemişle.Yüten18 yüzüğü de müneccime teslim etmişle. Ve gırg gun müneccimi guş südile beslemişle.Müneccim otuz sekizinci gunü hırsuzları çağırmış, pâdişahın gazları vamı,19 deye sormuş. Onla da va demişle. Bu yüzüğü gırgıncı gun zabahlayın gazın birine yutdûn20 ve o gazın guyruğnu biraz kesin de ben fargına varayın, demiş.Gırg gun tamam olmuş, müneccim pâdişân huzuruna çıkmış, yüzüğü bulduğunu ve yüzüğün gazlardan birinin yutdûnu söylemiş. Pâdişah gaz çobannı çârmış.

Hemen gazların dışaya çıkarılmasını emretmiş. Müneccim gazların arasına girmiş, güdük21 gazı dutarak kesmiş, yüzû gazın gusrağından çıkarup pâdişaha vermiş. Bu iş pâdişân hoşuna gitmiş, ve gendüsüne fazlaca para vemiş. Biçok da çiftlik vemiş. Fakat müneccimi lazım olunca bi dâ çağrılacaynı ve bi atladım çökurge,22 iki atladım çökurge, üçüncü de ele geçdin mi çökurge sözünü düşünerek, derin husalara23 dalmış. Müneccim bi gun yolusunda24 oturayken25 pâdişân veziri gelmiş. Vezirin gelmesinden müneccim çok korkmuş, belli de edememiş. Vezir, pâdişah bugun hamam yapacak sizi de bu hamam ziyafetine dâvet ediyo, deyince, müneccim biraz ferahlamış. Emme belki işin içinde bi şey çıka deye gorkmuş, gidememiş, ve vezire hastayın pâdişahım beni afetsin, demiş. İylenince ben gendülerine voru26 da özür dilerin, deye, veziri savmış.

Vezir pâdişaha meseleyi annatmış. Pâdişah da, özürünü hoş görmüş. Hamama gitmiş. Müneccim bu işin sonu kotolcaynı27 düşüne düşüne delolacak bi hale düşmüş. O sırada aklına bi şeytannık gelmiş. Hemen soyunmuş, dökunmuş, iş doncak deli gibi sokâ fırlamış.

Pâdişân bulunduğu hamamın öğünden geçeyken herkes deli geçiya,28 deli geçiya, deye bârmâ başlamış. Bu sesi hamamdakile de duymuş. Pâdişahla beraber hepsi dışarıya çıkmışla. Bi de bakmışla ki müneccimbaşı. Hamamdakile dışar çıka çıkmas, hamamın gubesinin de çökmesi bi olmuş. Müneccim pâdişahla gonuşayken,29 bu gubbenin çökuvemesi müneccimin öyle işine yaramış ki, dokunman keyfini. Dâ pâdişah müneccime nôldun, delimoldun demeden, müneccim hızlı hızlı, efendim, siz beni hamama çağırmışdınız. Ben de hastalanduğumçü n gelememişdim. Evde yunuyodum.30 Bu sırada bâ31 hamamın gubbesinin yıkılcaynı habar vediler. Ben de hemen hamamlıktan çıka çıkmaz, gubbe başınıza yıkılmasın deye cırılcıblak buraya gada goşdum. Biraz dâ gecikseydim gubbe, efendimizin başına deyl, benim başıma yıkılceydi, covabını vemiş.

Bunnan memnun olan pâdişah hayatını gurtaran müneccime bir dâ bir şey sormamak ve gucünu hiçbi suretle üzmemek şartîle, fazlaca mükâfat vererek müneccimi azâd etmiş. Müneccim de garını yanına götümüş, koyünü dağıtmış, İsdanbula göçmüş. Pâdişahla gomşu gibi iyi gunne geçümeye başlamışla. Onla ermiş muradına, biz çıkalım kirevet.

32 DİPNOTLAR

(1)Ayağa, (2) Bulunanlar, (3) Anlatmış, (4) Şaşırmış, (5) Alırsın, (6) Sorarlar, (7) Biter, (8) Batırmış, (9) Muallakta, (10) Mağrur, dik kafa (11) Vardığı, (12) Baktırayım, (13) Getirdin, (14) Gaybettiği şeyi, (15) Bir, (16) Dışarıdakiler, (17) Birer, (18) Yiten, gaybolan, (19) Var mı, (20) Yutdurun, (21) Kuyruksuz, (22) Çekirge, (23) Kaygu, (24) Yalısında, (25) Otururken, (26) Varır, (27) Kötü olacağını, (28) Geçiyor, (29) Konuşurken, (30) Yıkanıyordum, (31) Bana, (32) Kanepenin adi bir şekli.

Kaynak:
A.Caferoğlu, ANADOLU AĞIZLARINDAN TOPLAMALAR I, TDK, İSTANBUL 1943

Yorum (0) Sende Dök içini!

Edebiyat Terimleri

Abstre: Bir kitabın özeti.

Acaib-i Seb'a-i Alem: Dünyanın Yedi Harikası. Piramitler/ Mısır, Asma Bahçeler/ Babil, Artemis Tapınağı/ Efes, Zeus Heykeli/ Olimpus, Mozeleum/ Bodrum, Fener/ ıskenderiye, Helyos heykeli/ Rodos.

Akrostiş: Mısra başlarının ilk harfleri yukarıdan aşağıya bir özel adı gösteren şiir.

Alegori: Bir duyguyu, düşünceyi, kavramı ya da varlığı, başka bir varlık yardımıyla sembolize edip gösterme sanatı.

Anagram: Harfdeş.

Anakiklik: tersinden okununca gene aynı anlamı veren söz ya da cümle.

Asonans: Yarım kafiye.

Barok: Aşırı derecede süslü sanat tutumu.

Biyografi: Bir insanın hayatını anlatan eser.

Burlesk: Kaba, aşırı ve bayağı komiklik.

Cinas: Yazılışı, söylenişi bir, anlamı ayrı olan iki sözcüğü birarada bulundurma sanatı.

Darb-ı Mesel: Atasözü

Didaktik: Amacı birşey öğretmek olan eser.

Egzistansiyalizm: Varoluşçuluk.

Ekspresyonizm: Dışavurumculuk.

Empresyonizm: ızlenimcilik.

Entimizm: ıçtencilik.

Epigrafi: yazıtları inceleyen bilim.

Epilog: Son deyiş.

Epizod: Bir hikayede, şiirde asıl olaya karışan ikinci derecede önemli bir olay.

Etimoloji: Kelimelerin hangi kökten geldiğini inceleyen bilim.

Fars: Komedinin, sanat yönü yoksul, kaba bir türü.

Fütürizm: Gelecekçilik.

Galat-ı Meşhur: yaygın yanlış.

Haile: Tragedya.

Hamaset: Kahramanlık.

Itnab: Gereksiz yere sözü uzatma.

İcaz: Az sözle çok şey anlatabilmek.

İntak: Hayvanları ya da cansız cisimleri konuşturma.

İroni: Tersini söyleyerek alay etme.

İstiare: ığretileme.

Kinaye: Bir sözün hem gerçek, hem de mecazi anlamıyla kullanılması.

Klasik: Eski Yunan ve Latin sanat ve edebiyatıyla ilgili.

Lirizm: ınsan duygularının çok etkili ve coşkun olarak anlatılması.

Martaval: Hıdırellez sabahı, mani küpünden, niyet edip mani çekerek, niyet sahibine okumak.

Mazmun: Anlam, kavram.

Mecaz: Bir sözün asıl anlamından başka bir anlamda kullanılması.

Nazire: Bir şairin, çok beğendiği başka birine ait bir şiiri model alarak yazdığı şiir.

Nesir: düz yazı.

Nihilizm: Hiççilik.

Pesimizm: Kötümserlik.

Pitoresk: ınsan aklında resim gibi bir hayal uyandırabilen söz ya da yazı.

Pragmatizm: Faydacılık.

Prolog: Öndeyiş.

Pürizm: Dilde arıcılık.

Salname: Yıllık.

Semantik: kelimelerin anlamlarını araştıran bilim.

Septisizm: şüphecilik.

Te'lif: Eser yazmak.

Teşbih: Benzetme sanatı.

Tevriye: Bir sözü iki anlamda kullanma sanatı.

Verizm: Doğruculuk.

Vodvil: Bir tür komedi.

Yorum (0) Sende Dök içini!

Dante Alighieri

İtalyan ozanı (1265-1321).

Floransalı küçük bir soylu aileden gelen Dante, sadece İtalyanca'nın birinci ve en büyük şairi değil (ondan önce Latince yazılırdı), aynı zamanda bir filozof, bir ilâhiyatçı, etkili bir politikacı ve papalarla krallara karşı çıkmış, coşkun bir kalem tartışmacısı idi.

Gezici ozanlar gibi Dante de zarif bir aşktan esinlenmiş: eserini sevdiği kadın olan Beatrice'ye adamıştır. Şövalyelik idealinin ve törelerinin büyüsüne kapılan Dante, güzelliğin ve doğrunun arayıcısıdır. Aşk duygusu onda felsefi ahlâk ve din konularında araştırmaya dönüşmüştür.

Yazar, gerçek bir «kutsal şiir» olan İlâhi Komedya'da, büyük Latin ozanı Vergilius eşliğinde, öteki dünyaya hayali bir gezi yapar. Cehennem'e indiğinde, orada kendilerine korkunç işkenceler uygulanan bir kalabalık görür. Araf ise daha iç açıcı değildir. Buna karşılık Cennet'te her şey müziğe ve ışığa boğulmuştur. Dante orada mutluluğun temsilcisi olan Beatrice'i bulur ve Beatrice onu Tanrı'ya götürür. Bu güçlü ve yüce eser, hem bir hikâye, hem de insanlığın geçmişi üzerindeki düşünceleri içeren bir felsefe kitabıdır. Ve İtalyan edebiyatında, bir tür kutsal kitap, «kitaplar kitabı» sayılır.



Dante "İlâhi Komedya"yı açıklıyor (Michelino'nun eseri). Katedralin kubbesi ve kuleleri görülen Floransa yakınlarında, Araf'ı simgeleyen tepe yükselmektedir: tepenin yedi çemberi Cennet'e giden yolu simgeler.

ESERLERİ

İlâhi Komedya'yı yazmadan önce Dante, gençliğinde yazdığı şiirlerin (Rime) derin anlamını açıklamak üzere yorumlar da ekleyerek, Vita Nuova (Yeni Hayat) adlı kitapta topladı. Convivio (Şölen) ise, bir siyaset ve felsefe denemesidir.

Yorum (0) Sende Dök içini!

Âşığın Gözyaşı Gül Renginde Akar!

Gül. Divân şiirinde en çok sözü edilen çiçek, güldür. Sevgilinin yüzü ve yanağı ile sıkı münasebeti vardır. Bazan gül bunlara; bazan da bunlar güle benzerler.Gerek koku, gerekse renk bakımından çok güzel olan gül, daima tazedir.Bu yönüyle bağın, çemenin ve baharın vazgeçilmez bir ögesidir. Bizzat kendisine mahsus gülistan, gülşen ve gülzâr vardır. Hatta ona bazen sultan olarak da rastlarız. Baharın diğer adının gül mevsimi oluşu da güle verilen önemden ileri gelir. Gül yetiştirmenin çok zahmetli bir iş oluşu onun âdetâ nazla beslenip büyümesi şeklinde ele alınır.Gülün açılması apayrı bir olaydır.O, seher vaktinde sabâ yelinin parmaklarıyla açılır. Onun açılması bir neşe ve sevinç belirtisidir. Çünkü gül açılınca bahar gelir, eğlence başlar. Gülün handân oluşu da yine onun açılması, çâk- ı girîban eylemesidir. Gül bu kadar güzel ve çekici olmasına rağmen çok çabuk solar. Yani geçicidir. Tıpkı âşığın ömrü gibi çabucak geçiverir.Sabâ yelü gülün yapraklarını yavaşça aralar ve kokusunu her tarafa yayar. Ancak sonbahar yeli onun için felakettir. Onun perişân olmasına, dağılmasına neden olur. Gülün suya olan ihtiyacı her çiçekten fazladır. Sık sık sulanmalıdır. Kökleri su içinde olursa daha güzel yetişir. Bu nedenle güller su kenarlarında bulunur ki “hurrem” oluşu buradan gelir.Bazan gül yaprakları çiğ tanesiyle birlikte görülür.


Bütün bunların hepsi bir yana gül ile bülbül’ün aşkları dillere destandır.Gül , bülbülün sevgilisidir.Âşık da sevgili denen gül karşısında şakıyıp duran bir bülbüldür.Gül ile bülbülün bu hikayeleri İslam – Şark edebiyatlarını çok etkilemiştir.Hatta “Gül ü Bülbül”adlı alegorik,müstakil eserler bile yazılmıştır.Gülün dikeni aşığın rakibidir. Ancak gül ile diken iyilik ve kötülük, kolay ile zor, dost ile düşman vs. zıtlıkların timsalidir.Gülün yaprağı anılınca defter,divân, tomar, varak, yazı ile ilgili eşya akla gelir. Sabâ yeli yavaş yavaş bu defterin sayfalarını çevirirken bülbül ondan letâif öğrenir ve şâir, sevgilideki yanağın övgüsüne başlar.Utanan kişinin yüzünün kızarıp güül rengini alması dolayısıyla gül daima utangaç ve hayâ sahibi olarak ele alınır.Gülün toprağa yakın fidanına dâmen-i gül denir ki yanında menekşe, sünbül ve süsen bulunur.Bunlar âdetâ gülün eteğine yapışmışlardır. Güllerin destelenmesi, toplanması ayrı bir husustur.Gül aynı zamanda Cennet çiceğidir.İbrahim Peygamber ateşe atılınca gül bahçesine düşmüştür.Bazan sevgiliye gül denir ve onun her haliyle gül oluşu anlatılır.Onun endâmı, güzelliği, teri,dudağı,kulakları,yanakları,eli,bileği vs. gülde bulunan özellikle ilgilidir.Âşığın göz yaşı da gül renginde akar.Bazan gül ,rengi ve şekli yönünden yakut bir köşke benzer.B azan da ateş, çerağ, şarap ve la’l olur.Divân şiirinde gül ile ilgili teşbih ve mecazların sonu gelmez. Şâir her bakımdan bu güzel çiçeği anar.

Suya versin bâğbân gülzârı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzâre su
Fuzûlî

Yorum (0) Sende Dök içini!

Necip Fazıl Kısakürek'in Hayatı (1905 - 1983)

1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu.
Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. Maraş’lı bir soydan gelen şair, ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Heybeliada’daki Bahriye Mektebin'de (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin pek çok ünlüleri vardı: Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aşki gibi...İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Koleji, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı (1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatının en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi (1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.

Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı. Başta İdeologya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti.

BOŞ DÜNYA

 

Gittiler... Bana dünyam

Birdenbire boş geldi.

Seçilmiş oldu eşyam.

Odalarım loş geldi.

 

Gözlerim müebbette,

Günü gelir elbette...

Gelir Melek nöbette,

Safa geldi, hoş geldi.



DESTAN

 

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

 

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyurun size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!

Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,

Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey,

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,

Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;

Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;

Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu:

Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,

Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!

Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul;

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;

Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;

Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;

Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;

Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;

Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp!


Yorum (2) Sende Dök içini!

MASAL

Yüzyıllar önce yüzyıl uyuyan bir prenses varmış ,bir büyücünün zulmünün esaretinde kimbilir belki olabilecek bir uyanışı beklemiş yüzyıl boyunca.

İşte o masal;

Her masalın ,her söylencenin uzun uykusunda bir uyanma vakti vardır.Ve o gelmeden girişilen her eylem bir serüven yalnızlığı olarak kalır.Öyle anılır.Ve yüzyıl sonra vadesi erişip bir prens çıkmış ortaya.Masalın ve yüzyılın kendisine verdiği bu görevi seve seve üstlenmiş; zaten uyuyan güzel hakkında yüzyıldır söylenegelenlerin etkisinde daha onu görmeden deliler gibi tutulmuş ona.
Kendisine verilmiş misyona mı,uyuyan güzele mi aşık olduğunu ayıredemeyecek kadar toymuş o zamanlar.

Böylelikle hayranlığın ,sevginin,sevdanın,aşkın,cinselliğin ve beraberliğin bir kulak dolgunluğu olduğunu birkez daha görüyoruz "Bizim"sandığımız birçok duygunun,düşüncenin,değerin ve doğrunun içimize usul usul işlenmiş bir kulak dolgunluğu olduğunu...

Ve prens dudaklarında yüzyıldır beklettiği öpücüğüyle birlikte saraya doğru yollandı.Masalına kahraman olma zamanı gelmişti.Prensesin odasına geldi.Prenses uykusunun içersinde batık bir gemi gibi gizemliydi.Uykusuyla bütünlenmiş güzelliğine,efsanesinin güzelleştirdiği yüzüne uzun uzun baktı Prens.Çok uzaktan ,çok uzaklardan,tam yüzyıl sonrasından baktı.Sonra kararını verdi:Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.O gün gelse de.

Uyandırdığında bu sevdanın,bu büyünün,bu tılsımın bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış,birkaç söz,bir dokunuş herşeyi bozacaktı.Sevmek suskunluktu, sevmek kesin sessizlikti,sevmek uzaklıktı,sevmek dokunamamak,erişememek, sevişememekti.Ya da yüzyıldır böyle öğretilmişti sevmek.Gözlerini açar açmaz ,yüzyıldır gördüğü düşlerin anımsayamadıklarından ve o düşlerin tümünden,sızıya benzer bir duygu olacaktı kalakalmış olan. Biliyordu bu sızı hep olacaktı.Kaldı ki,o düşlerin tümüne eğemen olan ortak motifler,zaman zaman,yani yaşadıkça;yaşamını,ilişkilerini yoklayacaktı elbet. O düşlerin tümü anımsanmak içindi.Sonsuz bir anımsayıştı herşey;anımsayış ve unutuş.Ömrünün bundan sonrası düşlerinde gördüklerini yaşamakla geçecekti.İnsan uzun uykulardan sonra yalvaç bir yalnızlığa uyanıyor.Aradan yüzyıl geçtikten sonra hiçbir uyanış mutlu olamaz.Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu,ben seversem yüzyıl öncesinin sevgisiyle seveceğim,o severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş bir sevgiyle sevecek.Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor.Bir öpücük,yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?Sevgi,Zehirli bir düşün,büyülü sözcüğü...Öte yandan sevmek göze almaktı,sonuna dek gitmekti,gidebilmek yürekliliğiydi.Biliyordu prenses uykusundan uyandığında,ya da uyanır uyanmaz onu eskisi kadar sevmeyecekti.Çünkü sevmek sessiz ve tek başına birşeydi.Sevmek yalnızlıktır.Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden korkuyordu.
Onu uyandırmaktan korkuyordu.Eskisi kadar sevemeyecekti,belki de hiç sevemeyecekti.
Çünkü arada o orman, o karanlık,o geçit vermez,o giz olmayacaktı artık.İşte odasında duruyordu.
Duman inceliğinde bir boşluk dolanıyordu yüreğini.Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl sevebilirdi? Bu kadar büyük sorumluluğu yüklenebilirmiydi? Sevmenin zahmetini,birlikte omuzlanacak olan zahmeti yüklenebilirmiydi?
Paylaşmaya,tartışmaya,özveriye,anlayışa gereksinen iki kişilik ilişkiyi göğüsleyebilir,götürebilirmiydi?Sevmek imkansızlıktı.

Kendimizde beslediğimiz,kendimizde büyüttüğümüz,kendimizde saklı duran bir şeydir sevmek.O hep bizdedir,bizledir,usul usul biriktiririz onu,içimizde yığılı durur.Ve günün birinde ansızın karşımıza biri çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duyguları o taşımıştır bize.Sevmek,kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız büyü.Oysa yeniden başlayacaktır arayışlar,pişmanlıklar, yanılgılar.Herşey "tamamlanmak" içindir.Çoğu kez ölümün tamamlayıcı ellerine dek aynı umut, aynı arayış,aynı çırpınış ve aynı perişanlıkla sürükleniriz.Gözümüz arkada kalmıştır.Ansızın anladı ki uyuyan güzelin kendisini değil,masalını seviyordu Prens.Masalın bittiği yerde hayat başlar.

Murathan Mungan

Yorum (0) Sende Dök içini!

« Önceki :: Sonraki »