RUHUMU OKŞADI DERİN BİR SÜKUT;KAYBETTİM İNCİLERİMİ BİR HAZAN GÜNÜ
..........HOŞGELDİNİZ............

Adolf Hitler'in Gizemi...

Dünyada hiçbir lider onun kadar gizemli değildi. Adolf Hitler´in 1945´de sığınağında kendini gerçekten öldürdüğü hala kanıtlanmış delil aksine ortada çarpıcı ve önemsenecek iddialar var. Ve daha ötesi; savaştan sonra Hitler, dedikleri yapılmazsa, batıyı terörle tehdit etti mi? Ve günümüzdeki özellikle İsrail´e yönelik Arap terörünün ardında, Hitler´in planları ve finansmanı olabilir mi? Glenn B. Infield araştırdı.

1945´de Adolf Hitler´in ölümünden çok, Martin Bormann´ın veya eniştesi General Fegelein´ın ölüp ölmedikleri merak konusuydu. Hitler´in ve yanındakilerin son aylarını geçirdiği Berlin´deki yeraltı sığınağının bulunduğu bölge, Ruslar tarafından işgal edildiği için, İngiliz ve Amerikalı araştırmacılar ancak kısıtlı araştırmalar için izin alabilmişlerdi. Ruslar Hitler´in ve son günlerinde karısı olan Eva Braun´un kömürleşmiş vücutlarını bulduklarını ve dişlerinden kimliklerini saptadıklarını açıkladılar. Fakat, açıklama ve ortaya konan deliller öylesine yetersizdi ve acemiceydi ki, Hitler´in kesin olarak ölmüş olduğu kabul edilemedi. Hatta, Stalin dahi inanmıyordu, ona göre Hitler ölmemiş ve ortadan kaybolmuştu yani yaşıyordu. Ve nihayet, ilk ciddi araştırma izni Binbaşı Trevor-Roper başkanlığındaki bir ekibe verildi. Binbaşı, Karşı Casusluk Savaş Odası ve İngiliz Ren Ordusu adına yetkiliydi. Araştırma, 1945 yılının Eylül-Ekim ayları arasında, İngiliz, Fransız ve ABD işgali altındaki tüm bölgelerde sürdürüldü. Fakat kendi bölgelerinde araştırmaya izin veren Ruslar, Hitler´in intihar ettiğine tanık olduklarını söyleyen tüm sığınak personelini tutuklayıp, Rusya´ya yolladıkları için, en önemli ifadeler alınamamıştı.

"Hitler´in göğsüne saplanan şarapnel..."

Binbaşı´nın raporunda, önemli bir bölüm vardı ama sonraki yıllarda gözden kaçırılacaktı. Müttefikler tarafından sorgulanan tutuklular arasında bulunan Karl Heinz Spaeth adlı bir doktor inanılmaz şeyler söylemişti. Doktor, Adolf Hitler´in 1 Mayıs 1945´de sığınağın dışında yaralanarak öldüğünü iddia ediyor ve intihar etmediğini öne sürüyordu. Doktor, bir Alman paraşüt birliğinin doktoruydu, 1 Mayıs gününde, Hitler Sığınağı ile hayvanat bahçesi arasında kurduğu küçük bir seyyar hastanede çevredeki yaralılara tedavi etmeye çalışıyordu. İfadesini kendi anlatımından okuyalım;

"Saat üç civarıydı, biri gelerek Hitler´in yakında bulunduğunu söyleyince, hemen dışarı fırladım. Benim birliğimin komutanı olan Graf von Raiffenstein ile Teğmen Kurt Uhlik oradaydılar ve yanlarında Führer vardı. Karşı sokakta bulunan bir tank bariyerine doğru gidiyorlardı, birden uyarı sesleri duyuldu ve ardından karşı taraftan ateş açıldı, orada Ruslar vardı. Hitler uyarıyı nedense dinlemedi ve barikada doğru ilerlemeye devam etti, ardından vurularak yere düştü. Çevrede SS askerleri vardı, ateş açarak ilerlediler, bu arada ben de yoğun ateşten korunmak için saklanmıştım, birkaç dakika sonra beni seyyar hastaneme çağırdılar, Hitler oraya taşınmıştı. 10 cm. uzunluğunda, 8-10 mm. enindeki bir şarapnel parçası göğsüne saplanmıştı. Hemen durumu kontrol ettim, yara derindi ve her iki ciğeri de delmişti. Çok az sargı bezim vardı ve yapabileceğim birşey yoktu, yarayı sardım, bu arada Hitler sürekli inliyordu ve bilinci tam değildi. Acısını azaltabilmek için normalin iki katı dozda morfin yaptım ve oturup beklemeye başladık. Yarım saatte bir nabzını ve solunumunu kontrol ediyordum ve 1.5 saat sonra nefes almadığını farkettim. Kalp atışları üç dakika daha devam etti, artık bitmişti, SS şeflerine dönerek Führer´in ölmüş olduğunu bildirdim."

Speath´ın ifadesi buydu; daha sonra SS´lerin Hitler´in cesedini aldıklarını ve 2.5 kg patlayıcı ile havaya uçurup parça parça ettiklerini, ardından Rusların geldiğini ve yaralıları tedavi etmeye devam ettiğini söylüyordu. Araştırma komisyonu yetkilileri ve daha üsttekiler bu anlatımı önemsemediler, ya inanmamışlar veya doktorun yanıldığını düşünmüşlerdi ya da Speath´e göre Adolf Hitler bir kahraman gibi, gerçekten savaşarak ölmüştü ve bu da müttefiklerin işine gelmiyor olabilirdi. Trevor-Roper Raporu´na göre, Dr. Speath´a inanmak zordur, üstelik doktor da bir SS´dir ve belki de Hitler´in kaçtığını gizlemek için bu hikayeyi uyduruyordur. Her iki anlatımda da, yani sığınakta intihar edip, cesedinin yakılması ve yaralanıp öldükten sonra havaya uçurulması öykülerinin ikisinde de ortada kesin sonuç yoktur. Birincisinde, kömürleşmiş bir kalıntı, ikincisinde ise hiçbir şey yoktur. Acaba, Hitler kaçmış daha uygunu kaçırılmış olabilir mi?

İspanya´ya uçuş;

Bir iddiaya göre, SS´lerin son görevi Führer´in imajını korumaktı, bu nedenle herkes ölebilirdi ama Hitler ölmemeliydi. Zamanı gelince, yeni Nazi hareketinin başlatılması için Führer´in varlığı şarttı. Dünya, Adolf Hitler´in ölmediğini bilmeli ve korkmalıydı. Aslında SS´ler başarılı oldular; savaştan sonra uzun yıllar boyunca Nazi avcılarıyla ödül peşinde koşanlar Hitler´i arayıp durdular. 1968´de Sovyetler´in yayınladığı otopsi raporuna rağmen kuşkular giderilemedi. Üstelik bu kadar da değil; zira bir iddia daha var; biraz saçma, biraz da entrika dolu bir iddia; Bir SS subayı, Hitler´in bir Me-109 savaş uçağıyla Berlin´den İspanya´ya uçtuğuna tanık olduğunu iddia ediyordu. Araştırmacılar, bu iddianın mümkün olup olamayacağını ABD Hava Kuvvetleri yetkililerine sordular. Cevap, ne evet ne de hayırdı. Nuremberg mahkemelerinde aynı soru, Mussolini´yi bir dağın tepesinden kaçırmayı başaran ünlü SS generali Otto Skorzeny´e soruldu. Hitler özel komando birliğinin komutanı olan Skorzeny soruyu duyunca gülümseyerek; "Bu imkansız birşey, bizim Messerschmitt uçaklarımız bu kadar uzun menzilli değildir, üstelik savaşı kaybetmiştik." dedi. Ama adı saklanan SS subayı ısrarlıydı; savaş uçağının tek kişilik olduğunu ve aslında bir yolcu uçağına eşlik ettiğini söylüyordu.

Hitler şehit mi?

Trevor-Roper Raporu, ABD Hükümeti´ne sunulduktan sonra, Amerika´daki bir esir kampında bulunan George Albrecht adlı bir Alman, Hitler´in nereye saklandığını bildiğini ve açıklayacağını söylemek için müracaat etti. Albrecht, 1941 yılı noelinde, Rodenbeck´de tanınmış bir Nazi liderinin, bir diğer parti üyesiyle yaptığı konuşmaya kulak misafiri olmuştu. İki adam, bir yeraltı mağarasında Hitler´in çok özel bir birlik oluşturduğunu ve çok gizli bir radyo istasyonunun kurulduğunu konuşuyorlardı. Bu gizli üs, Rodenbeck´deydi. Albrecht´in iddiasından sonra, söylenen bölge karış karış arandı. Ama birşey bulunamadı. 1945 yılı başlarında, Amerikan, İngiliz, Fransız ve Sovyet yetkilileri hiç durmadan birbirlerinden Hitler´in ölü veya diri aranmasını isteyip duruyorlardı. Hitler´den sonra Almanya´nın başına geçen

Amiral Doenitz´le görüşen Tuğgeneral Clayton Bissell´in açıklaması da ilginçti; "Geçen Salı günü, General Marshall telefon ederek Dönitz´in Hitler´in öldüğünü resmen açıklamasından kuşku duyduğunu, ayrıca Alman halkının bir kısmının Hitler´i şehit kabul ettiğini, daha da kötüsü Sovyetler´le batılılar arasında bu yüzden zıtlaşmanın başladığını söyledi ve Dönitz, özellikle Alman halkının bölünmesinden endişeliydi." Oysa, Dönitz ve Marshall Hitler´in sığınağında öldüğünden emindiler. Ruslar´ın bulduğu kömürleşmiş cesedin Hitler´e ait olduğuna da inanmışlardı. Buna karşın General Eisenhower, 8 Ekim 1945´de "Stars and Stripes" adlı dergiye yaptığı açıklamada, Hitler´in sağ olabileceğini ve bizzat Stalin´in bulunan kömürleşmiş cesetten duyduğu kuşkuları paylaştığını belirtiyordu.

Hezeyan mı, yoksa?

Aynı yılda, Miami, Florida´dan Norman Stineman, "Chicago Daily Times" gazetesinden yazar Vincent de Pascal´a bir mektup yazdı; "Arjantin hükümeti yetkililerinin işbirliği ile Naziler Arjantin´de büyük endüstriyel alanları oluşturdular ve uzun menzilli roketler yaparak ABD´yi ve Brezilya´yı vurmayı planlıyorlar. Hitler, dev bir yeraltı üssünde saklanıyor, bu yer bir Alman´a ait olan dev bir çiftliğin altında gizli. Berlin´de bulunan Hitler ve

Eva cesetleri iki dublöre aitti, bu gizli yer Buenos Aires´in 450 mil yakınındadır. Aşağıya dev asansörlerle inilir, üssün duvarlarında foto-sel uyarı sistemleri vardır." Mektup, gazeteci tarafından FBI´a yollandı; İki ay sonra gelen cevapta FBI Başkanı J. Edgar Hoover´in imzası vardı; Başkan, "Hitler´in nerede bulunduğunu anlatan mektubun bir benzeri de Orlando´dan Dr. Landowne tarafından yollandı. Ama doktorun 97 yaşında, bir tarikatın ruhsal lideri ve kehanetlerde bulunduğunu öğrendik. Netice de, Hitler´in Arjantin´de bulunduğunu gösteren bir kanıt bulunamamıştır." diyordu.

Hitler savaştan sonra ABD´yi tehdit etti;

1947 Nisan ayında, ortaya yeni bir mektup çıktı; Werner Eckers adlı eski bir SS subayı tarafından Berlin ABD Bölgesi Askeri Valisi olan General Clay´a hitaben yazılmıştı; Hitler´in sığınaktan kaçarken yaralandığı doğruydu ama ölmemişti, sadece bir kolunu yitirerek Almanya´dan çıkmayı başarmış ve sonra yine geri dönerek saklanmış ve sessiz kalmayı tercih etmişti. Eckers, ayrıca kendisinin Hitler´in yanında bulunduğunu ve 17 sayfalık bir deklarasyonu dikte ettirdiğini yazıyordu. Deklarasyon Başkan Truman´a yazılmıştı ve 12 madde içeriyordu. Hitler, SS birliklerinin hala varolduğunu ve bir yeraltı terör örgütü olarak tehdit edici olabileceğini ve tekliflerinin kabul edilmesini istiyordu. 12 madde şöyleydi;

1. Bütün Nazi liderlerinin yargılanması hemen durdurulmalı.

2. 1 Nisan 1933´den beri üye olan Nazi Partisi, SA, SS ve Gestapo mensupları hemen affedilmeli.

3. Aynı af, ordu, polis ve güvenlik güçlerini de kapsamalı.

4. Oder-Niesse hattı, sınır olmayacak ve toprak talepleri reddedilecektir.

5. Alman halkının ihtiyacı olan yiyecekler ve diğer malzeme hemen sağlanmalı ve de Almanlar Bolşevikler´e teslim olmaya zorlanmamalılar.

6. Eski SA ve SS mensupları, Bolşevikler´e karşı bir güç oluşturmak için toplanmalıdır.

7. Esir kamplarında toplanan siyasi Nazi görevlileri hemen serbest bırakılmalıdır.

8. Nazi konsantrasyon kampları nedeniyle suçlanan görevliler müttefikler tarafından mahkeme edilmemeli, sivil mahkemelere devredilmelidir.

9. Bu özel mahkemelerde, ancak Almanya´ya ihanet eden von Papen, Schacht ve von Seydlitz gibiler yargılanmalıdır.

10. Tüm yabancılar ve yahudiler hemen Almanya´yı terk etmelidir.

11. Başka ülkelerde esir bulunan tüm Alman askerleri hemen serbest kalmalıdır.

12. Eski Alman kolonileri geri verilmeli, buralara Alman göçmenler yollanmalı ve Alman halkının Almanya dışına göçü hemen kısıtlanmalıdır.

Hepsi bu mu? denesi geliyor. Führer çok ciddi görünüyor, eğer mektup ve Hitler´in yaşadığı iddiası gerçekse, tehdit geçerli olabilir. Beyaz Saray, bu deklarasyonu gerçekten aldı ama hiç tepki vermedi. Ama bir görüşe göre, bazı çok önemli SS liderleri serbest bırakılmış veya aranmalarından vazgeçilmişti, hatta Nazi suçlularını arayan yahudi örgütlerine verilen destek kısıtlanmıştı. Yine bu görüşe göre, günümüzün felaketi olan terörün ardında Hitler´in çok gizli SS örgütü ve finansı bulunmaktadır, ABD yapabileceğini yapmış ve Avrupa ile daha çok ilgilenmek istememiştir. Roosevelt´in aksine daha içe dönük olan Başkan Truman, Amerika´nın daha çok zarar görmesine karşıdır.

Tanıklar nerede yalan söyledi?

Adolf Hitler´in ölü veya diri olduğu iddiaları kitaplar doldurabilir. Mayıs 1945´de Rusların kurduğu Strausberg Kampı´nda esir olan Alman Dr. General Walter Schreiber´in anlattıkları gerçekten çarpıcıdır; Schreiber, 29 Nisan 1945´de Reichstag´daki (Nazi Şansölyelik binası) yeraltı hastanesinde cerrahlık yapıyordu. Ruslar tarafından tutuklanıp kampa götürüldükten sonra orada Hitler´in SS koruması Otto Günsche ile karşılaştı. Günsche, Hitler´in cesedini gördüğünü ve yakılmasında görevli olduğunu açıklamıştı ama Schreiber´e anlattığı öykü farklıydı; Hitler´i ölü olarak görmediğini, olanların çok farklı olduğunu ve gerçeği bilmediğini söylüyordu. Schreiber, Hitler´in özel pilotu Hans Baur´la da konuştu, Baur Hitler´in öldüğünden emindi ama cesedini görmemişti. Yine aynı kampta bulunan Hitler´in özel uşağı Heinz Linge, Hitler ve Eva´nın cesetlerinin yakılmasına yardım ettiğini resmen açıklamıştı. Schreiber kararlıydı, gizemi çözmek istiyordu ve Linge´yi kendi barakasına aldırmayı başardı; birkaç hafta sonra Linge konuşmaya başladı; Führer´in veya karısının cesetlerini hiç görmemişti, öldükleri söylenmişti, sadece halılara sarılmış iki cesedin sığınağın dışına taşındığını görmüştü. İçinde kimlerin bulunduğunu bilmiyordu. Linge, Günsche ve daha birkaç önemli tanık 1956´da Moskova´daki Lubianka Hapishanesi´nden serbest bırakıldıktan sonra eski hikayeyi tekrarlamaya devam ettiler, Schreiber´e söyledikleri inkar ediyorlardı. Gizem yine çözülmemişti.

Gizem aydınlanamıyor;

1953´den sonra yaygınlaşan "Yalan Makinesi" nin bu konuda çok kullanıldığı biliniyor. ABD yetkililerinin kaç kişiye bu testi yaptığı ve ne sonuç aldığı bilinmiyor. Ayrıca Naziler´den 23 yıl sonra 1968´de Sovyetler´in neden aniden Hitler Otopsisi´nin sonuçlarını açıkladığı da bilinmiyor. Sovyet bildirisinde, otopsiden sonra cesedin yakıldığı ve küllerinin tarlalara atıldığı da belirtiliyordu. Hitler Berlin´de ölmedi mi? Güney Amerika´ya kaçmayı başardı mı? Metresi ve son günlerinde karısı olan Eva Braun yanında mıydı? Ortada kesin tanımlanmış ne bir ceset, ne de bir mezar vardı. Bu kuşku daima sürecek ve gizem asla aydınlanamayacak, kaçtığı iddiası da aynı şekilde aydınlanmayacak. Gerçeği bilen var mı? Evet, gerçeği eski SS´ler biliyorlar ama hiç konuşmadılar ve belki bir ikisi dışında artık yaşamıyorlar. Nazi Almanyası´nın, Führer´i ve tüm zamanların en gizemli lideri Adolf Hitler, 1945´de ölmediyse, bugün yüz yaşın üzerinde olmalı yani artık yaşamıyor. Ama ya iddialar doğruysa? 1990´ların batıya yönelik terör dünyasının ardında Hitler´in ve sadık SS´lerinin intikamı yatıyor olabilir mi?

Yorum (yok) Sende Dök içini!

Kin Kapısı ve İhanetler

Osmanlı Döneminde iki Patrik, İhanetleri yüzünden asılmıştır.
1.
Fener Patriği III. Pantenios, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik ediyor. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Patriğin voyvodalara gönderdiği mektubu ele geçiriyor ve Patriğin asılmasını emrediyor. Patrik III. Pantenios, 24 Mart 1657 günü Parmakkapı’da asılıyor…


2. 1820-1821 Mora isyanı, Balkanlar’ın Memâlik-i Osmanî’den ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biri oluyor.


Mora’da Binlerce Müslüman Türk kılıçtan geçirilmişti. Dönemin Padişahı İkinci Mahmut, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı görevlendirmiş ve bu ayaklanmada parmağı olanların derhal tespit edilmesini istemiştir. Yapılan tahkikatta ve Patriğin evine düzenlenen baskında Patrik Beşinci Gregorius’un “ihanet” ettiği tespit edilir. Ayrıca Osmanlı’nın amansız düşmanı Rus Çarı Alexandra yazdığı istihbarat mektupları ortaya çıkar ve yargılanan patrik, halkı isyana teşvik etmek ve Devleti Osmani Aliye ihanet etmek suçuyla “idam”a mahkûm edilir. İnfaz, Fener Patrikhanesinin kapısı önünde 21 Nisan 1821 günü icra edilir.

Bunun üzerine Patrikhane yönetimi, aynı yerde bir Türk büyüğü asılana kadar bu kapının kapalı tutulmasına karar veriyor. Mezkûr kapı, “KİN KAPISI” olarak anılıyor…

Patrikhane yönetiminin bu kararından haberdar olan Türk devlet yetkilileri, buna bir misilleme olarak, Patrikhane’nin bulunduğu sokağın adını “Sadrazam Ali Paşa” koyarlar. Bu kapı hala kapalıdır. Girişler, bu kapının solundaki küçük kapıdan yapılmaktadır


İDAM EDİLEN PATRİĞİN RUS ÇAR’INA MEKTUBU

Osmanlı Devletinde Rus sefiri (büyük elçisi) olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, “isyana elebaşılık etmek” suçundan Fener Patrikhânesi’nin kapısında asılan, Patrik Gregorius’un, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektuba hâtırâlarında şöyle yer veriyor:


- “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-ı mümkündür. Çünkü Türkler, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da an’anelerine olan merbutiyetten (bağlılıktan), ahlaklarının salâbetinden (kuvvetinden) gelmektedir.


Türkler’de evvela itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dinî metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-ı milliye ve mâneviyelerine uymayan haricî fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.


Türkler, haricî muaveneti (dış yardımı) reddederler, haysiyet hisleri buna manidir. Velev ki, muvakkat bir zaman için zahirî kuvvet ve kudret verse de, Türkler’i harici muavenete alıştırmalıdır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkler’i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ni tasfiye için, mücerred olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir. Ve hatta sadece bu yolda yürümek Türkler’in haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.
Yapılacak olan, Türkler’e bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır!”

Fener Rum Patrikhanesi’nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos akademisinin 1884 yılı ders müfredatında olan Ada belediye başkanı tarafından ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu ;


1) Türkler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.
2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecek.
3) Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türkler sakat ticaret yollarına götürülecek, bol faizli krediler açılacak, ağır şartlarla rehin kabul edilecek.
4) Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere  edilecek. Bu amaçla küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türkler arasında yayılmasına çalışılacak. Türkler ziyana ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak. Argoya benzer bir küfür dili Türkler arasında yayılarak milli dil ve duyguları bozulacak. Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp, Türk halkı ile hocaların arası açılacak.
5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans yeniden kurulacak.
6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek. Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türkler arasında kardeş kanı akıtılacak. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.
7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak. Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri, halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilecek. Buradan komşu ülkelere satılacak. Rum tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.
8- Doktor ve eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice zehirleyip öldürecek. Kör, sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.
9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek. Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türkler ellerindeki toprakları Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.
10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları ile Etniki Eterya’nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği direktiflere göre uygulanacak.
11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak., ölümlü kazalar yaratılacak, savaş gemilerine yangın ve yaralar açılacak.
12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan manastırlardaki istekleri hemen yapılacak., verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim edilecek.
13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır. Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.
14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz edilecek, kredileri kesilecek ve Rum toplumu arasından kovulacaktır.


DİNLER ARASI DİYALOG,

TOPRAK SATIŞLARI,

KÖYLÜNÜN TARIMDAN UZAKLAŞTIRILMASI,

BANKA FAİZLERİ İLE İNSANLARIMIZIN EZİLMESİ,

DIŞ BORÇLA TİCARET YAPILMASI,

TÜRKÇENİN BOZULMASI,

TÜRK TÖRESİNİN UNUTTURULMASI,

BİR PLANIN PARÇASI MI?

Yorum (yok) Sende Dök içini!

A'dan Z'ye Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Dönemi

Özellikler

* Kurtuluş Savaşı öncesi ülkenin durumu, Milli Mücadele nin başlangıç yılları, Cumhuriyet in ilanı ve Atatürk dönemi olarak üç ciltte ele alınan,
* Kurtuluş Savaşımızla ilgili bilmek istediğiniz her şeyin A dan Z ye alfabetik sırayla ele alındığı bu eserde, döneme damgasını vuran askerve sivil kişiler�
* Kongreler, direniş mitingleri, savaşlar ve antlaşmalar,Ayaklanmalar,partiler, dernekler
* Bu dönemde çıkan dergi, gazete ve kitaplar�
* Kurtuluş Savaşıyla ilgili romanlar ve özetleri�
* Atatürk'ün hayatı, eserleri ve en büyük eseri: Devrimler yeralmakta�
* Tüm ayrıntılarıyla Türkiye Cumhuriyeti nin kuruluş öyküsününanlatıldığı eserdeki pek çok madde;
* Atatürk'ün, büyük eseri Nutuk'ta konuyu nasıl ele aldığını gösteren bölümlerle desteklendi
* Ayrıca konunun daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak harita, kroki,fotoğraf ve alıntılarla zenginleştirildi.


PART1-PART2-PART3-PART4-PART5

http://rapidshare. com/files/ 21128278/ A.dan.Z.ye. Kurtulus. Savasi.ve. Ataturk.Donemi. www.PaylasBurada .Com.part1. rar
http://rapidshare. com/files/ 21135690/ A.dan.Z.ye. Kurtulus. Savasi.ve. Ataturk.Donemi. www.PaylasBurada .Com.part2. rar
http://rapidshare. com/files/ 21156779/ A.dan.Z.ye. Kurtulus. Savasi.ve. Ataturk.Donemi. www.PaylasBurada .Com.part3. rar
http://rapidshare. com/files/ 21170424/ A.dan.Z.ye. Kurtulus. Savasi.ve. Ataturk.Donemi. www.PaylasBurada .Com.part4. rar
http://rapidshare. com/files/ 21161915/ A.dan.Z.ye. Kurtulus. Savasi.ve. Ataturk.Donemi. www.PaylasBurada .Com.part5. rar


Yorum (yok) Sende Dök içini!

Dendera Hathor Tapınağı Kabartmaları

Dendera'daki Hathor tapınağının mahzenindeki kabartmalar, Eski Mısır'ın çözülmesi en zor bilmecelerinden biri. İlkin, sayfamızda yer alan resme bir göz atın ve size neler çağrıştırdığını düşünün. sonra da, hiçbir önyargıya kapılmadan, ejiptoloji uzmanlarının bu resimde yer alan kabartmanın içerdiği figürlere ilişkin açıklamalarını okuyun. Oxford Üniversitesi Ashmoleum Müzesi uzmanlarından Dr. John Harris, Yukarı Mısır'ın ünlü kenti Dendera'daki Hathor tapınağında bulunan bu kabartma için şunları söylüyor:



"Resimde gördüğünüz büyük objeler, 'yılantaşı' olarak bilinen dini anlama sahip taşlardır, üzerlerindeki yılan resimleri de bunu vurguluyor. Bu nesneler, bir tür tapınak bekçileridir. aynı obeliskler ya da sütunlar gibi. Burada yer alan tasvir, Horus'un 'iki ülkenin birleştiricisi' unvanına gönderme yapmaktadır ve buna ilişkin destekleyici verileri yanlardaki hiyerogliflerde de bulabilirsiniz. Bu objelere destek olarak kullanılan diğer nesneler, 'djed sütunları' denen ve istikrarın simgesi olan yapılardır. Dendera kentinde, sanatla ve yılanlarla ilişkili mitolojik bir kişilik olan Harsomsus'a bağlanan güçlü bir 'yılan kültü' vardır. Dolayısıyla bu kabartmayı yapan sanatçının hem Harsomsus hem de Horus ile ilgili mitolojik verileri bildiğini söyleyebiliriz."

Evet, Dendera'nın gizemli dehlizlerinden birinde yer alan bu kabartma resimle ilgili ortodoks ejiptolojinin, son derece kendinden emin bir biçimde yaptığı açıklama böyle. Şimdi içimiz rahat edebilir mi? Resimdeki "muhafız"ların birer "yılantaşı" tuttuklarını; bu yılanların Mısır'da ve Dendera'da bilinen çok eski bir "yılan kültü" ile ilişkili olduğunu; Yukarı ve Aşağı Mısır'ın hakimi, Osiris'in oğlu Horus'un ışığıyla bu yılantaşlarının tapınağın koruyucusu olarak betimlendiklerini bilmek, bütün soru işaretlerini gideriyor mu? Ejiptolojinin "net bulgu" olarak ortaya sürdüğü neredeyse her şeyde olduğu gibi, burada da yanıtımız evet olamıyor. Bir başka ortodoks uzmanı dinleyelim:

"Ne olabilir ki? Elbette o geniş ve yayvan objeler birer yılantaşı. Üzerlerindeki yılan figürü de bunu açıkça söylüyor. Muhafızın eline yakın olan yerdeki bağlantı noktası da, yine Mısır'ın dini-mitolojik kültlerinde önem taşıyan lotus çiçeğinin taç kısmı. Destek objeleri, djed sütunları ve bu sütunları yılantaşlarına bağlayanlar da, kültün simgesi olan yılanlar. Ne bulmayı umuyorsunuz burada?"

Bazen algıyla olgu birbirini tutmayabiliyor işte. Ejiptologların "olgu" diye önümüze sürdükleri dini ve mitolojik verilere (aslında "varsayım"lara) dayalı bu açıklama, resme baktığımızda algıladıklarımızın bir hayli uzağında kalıyor. Şimdi bir daha gözlerimizi Dendera'daki bu ilginç kabartmaya çevirelim ve bu kez, elektrik mühendislerinin söylediklerini dinleyelim:

"Eğer bu resmin binlerce yıl öncesinin Mısır'ından olduğunu bilmesem, bir jeneratöre ya da kondansatöre bağlı güçlü ampuller yardımıyla meydanı aydınlatan iki muhafızın resmedildiğini düşünürdüm. Şaşılacak şey, bu resim hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde, yapan ressamın ampullerden ve elektrikten haberdar olduğunu gösteriyor." Ivan Troeng, İsveçli bir bilim adamı ve ejiptolojiye ilişkin bilgisi yok denecek kadar az. Resmi gördüğünde düşünmeden bir tek şey söylüyor: "Bunu tartışacak bir şey yok, bu yüksek gerilim izolatörlerine bağlı büyük elektrik ampullerini gösteriyor."

Dendera'daki bu resimler, yıllardan beri ortodoks ejiptoloji çevreleriyle "amatörler" olarak nitelenen araştırmacılar arasında tartışılıyor. Bu tartışmaların yer yer çok sertleştiğini de söyleyebiliriz. Elimizde, iki garip açıklama var. Birincisi, "işi bilen"lerin, yani Eski Mısır kültürüne vakıf olduğu düşünülen bilim adamlarının, algılarla açıkça çelişen ve bu algıları deforme eden "dini-mitolojik" açıklamaları. Diğeriyse, Eski Mısır'ı ejiptologlar kadar iyi bilmediği varsayılan araştırmacıların, belleğimizdeki tarih yapılanmasına açıktan açığa ters düşen "elektrik lambası" yorumu. Hangisine yakın olmalıyız?

İki boyutlu çizimler çoğu kez aldatıcı olabilir. Sanatçının yansıtamadığı perspektif nedeniyle, bazı şeyleri yanılsamalar içinde algılayabiliriz. Bu nedenle, ejiptologların açıklamalrından başlayalım işe, çünkü en azından, kabartmanın bulunduğu bölgeye ilişkin bilgileri, elbette çok fazla. Araştırdıkları ve bir bilim disiplini haline getirdikleri Eski Mısır'ı iyi tanıyorlar ve bize "makul" görünebilecek bir destek noktası sunuyorlar: Horus simgesiyle bağdaştırılmış, yaygın bir yılan kültü ve bu kültün güç simgesi olan "yılantaşı". Bunun yanı sıra, bir de "lotus çiçeği"nin Mısır'da içerdiği anlam var. Belki "bilimin sesi"ne kulak vermekte yarar olabilir.

Eski Mısır'ın betimleme alışkanlıklarıyla ilgili olarak bizzat ejiptologların bize öğrettiği bir olgu var: Simgesel anlatımlar, "serbest üslup" benzeri bir lükse sahip değiller. Her simgenin ve bunları içeren sahnenin, "usulünce" yapılması gerekiyor. Bundan daha net olan bir "ilke"den daha söz etmekte yarar olabilir: Eski Mısır'ın sanatçıları, verilmek istenen mesajı olabildiğince az bir alan kullanarak net bir biçimde sergilemeyi yeğlerler. Anlaşılmazlıklardan, "muallak" imgelerden dikkatle uzak dururlar. Oysa burada, Dendera'daki bu ilginç kabartmada, bilinen bu ilkelerin yerle bir edildiğini görüyoruz - eğer ejiptologların haklı olduğunu varsayarsak tabii. Birincisi, Mısır'ın en güçlü "birleştirici simge"lerinden biri olan Horus'un resimdeki büyüklüğü. Osiris ve İsis'in oğlu, Mısır yönetsel kültündeki en güçlü tanrısal kişiliklerden biri olan Horus, hiçbir Mısır kabartmasında "sıradan" insanlardan, hele muhafızlardan daha küçük çizilmez. Elimizdeki resimdeyse, "yılantaşı" olduğu varsayılan objeleri taşıyan insanlar, Horus'a göre abartılı biçimde daha iri. Bu durumda bu iki "görevli"nin yarı tanrısal niteliğe sahip varlıklar olduğunu mu varsaymalıyız? Ama Mısır kültüne "Neterler" olarak geçen bu ilahi varlıklar bile Horus'un yalnızca "izleyicileri"dir ve elbette ondan daha küçüktür. Böyle bir orantı hatasına Mısır'da rastlayamazsınız. Hele bu denli birincil değere sahip bir tapınakta.

Diğer yandan, resimde en sağda görülen, elinde kesici bir cisim taşımakta olan "Maymun tanrı", bütün figürlerin en büyüğüdür; yani "muhafız"lardan bile büyük. Maymun'un Eski Mısır'da bilgelik tanrısı Thoth ile simgelendiğini biliyoruz. Bu, ülkedeki belli bir değişimin de vurgulanmasıdır ayrıca. Mısır'ın kurucu, yaratıcı, koruyucu tanrısı, büyük Ptah, yaklaşık İ.Ö 2000 dolaylarında yerini ve yetkisini Thoth'a bırakmış görünür. Söz konusu resimdeki Thoth figürünün duruşu ve bütün o semboller arasındaki yeri, bazı görüşlere göre belli bir "tehlike"ye işaret etmektedir. Biraz daha ileri götürürsek, sanki Thoth, muhafız-rahiplerin elindeki "yılantaşı" denen cisimlerin içerdiği potansiyel tehlikeye de dikkat çekmektedir. O yılantaşları ki, resimde Horus'tan bile büyük çizilmişlerdir.

Şimdi, belki de Yukarı Mısır dini-mitolojik birikimi içinde ejiptologların sözünü ettiği "yılan kültü"nü ve bununla bağdaştırdıkları "yılantaşı"nı sorgulamanın zamanı gelmiştir diyebiliriz. Gerçekten de yılanın bir simge ve mitolojik varlık olarak (çoğu Antik uygarlıkta olduğu gibi) Mısır'da da güçlü biçimde vurgulandığını söyleyebiliriz. yılanın bir unsur olarak içinde barındığı ve hatta ilk sıralardaki unsur olarak belirdiği yerel kültlere de sık sık rastlarız; bunların bazıları da gerçekten Yukarı Mısır'da, Dendera'nın da içinde bulunduğu Abydos, Edfu, Esna gibi birkaç kentte yaşamışlardır. Ne var ki, ejiptologların "yılantaşı" olarak yorumladıkları simgesel totemin elimizdeki resimde olduğu gibi resmedildiği başka bir tek örnek yoktur koca Mısır'da. Dahası, "yılantaşı"nın bu denli ön plana alınıp bir betimlemenin merkezine oturmasını sağlayacak denli birincil bir unsur olduğunu gösterecek herhangi bir belgeye de rastlayamazsınız. Her nedense, ejiptologların ağız birliği içinde "yılan kültünün simgesi, yılantaşı" olarak açıkladıkları figürler, Dendera'daki Hathor tapınağının bodrumundaki bu kabartma dışında başka hiçbir yerde böylesi bir betimlemeyle karşımıza çıkmazlar. O halde başka örneği olmayan bir resmi nasıl oluyor da bu denli kendilerinden emin biçimde "yılantaşı" olarak yorumlayabiliyorlar? Yanıt basit: Çünkü ellerinde, ortodoks görüşle örtüşen başka bir yanıt yok.

Söz konusu şekillerin içindeki yılan figürünün yerleşim biçimi, yalnızca "mitolojik" bir veriyi mi açıklıyor acaba? Antik Çağ uygarlıklarına biraz aşina olan biri, bundan dört bin yıl öncesine dek din ve bilim kavramlarının birbirinden ayrışmamış olduğunu bilir. Bir tek "bilgelik" vardır ortada: Evreni açıklamak için geliştirilmiş gözlem ve bilgi birikimine dayalı bir bilgelik. Bunun yürütücülerine yakıştırılan "rahip" nitelemesi, bulguları elde eden hıristiyan kültürünün bakış açısı doğrultusunda seçilmiş bir sözcüktür - yoksa bugün bizim kullandığımız biçimiyle "dünyevi olmayan işlerin adamı" anlamında bir rahip fonksiyonuna hiçbir antik kültürde rastlamazsınız. Aynı biçimde, "din" kavramı da bugün bizim algıladığımız biçimiyle varolmamış; yani "bilgi" ile "inanç" benzeri bir karşıtlık çok uzun süre eski toplumlarda varolmamıştır. Ancak bugün dünyaya egemen olan semavi dinlerin 2500 yıl içinde oluşturduğu bakış açısıyla "inanç" denen dayanaksız, deneysiz, gözlemsiz bir "kabullenme" sistemi egemen olmuştur insanların belleklerinde. 4000 yıl öncesinin Mısır'ında ve Mezopotamya'sındaysa "bilgelik" vardır; yalnızca edinmek için çabalayanların sahip olabileceği bir bilgelik.

Bu durumda, elimizdeki resme dini imgeler yakıştırılmasını yalnızca tektanrılı dinlerin pagan kültürlere yönelik küçümseyici bakış açısının bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. Bilim adamı bile olsalar, ondokuzuncu yüzyılın sonunda ejiptolojiyi oluşturanlar hıristiyandı ve kendi dinlerinden çok daha önce varolmuş bir uygarlığın sahip olacağı bilgelik onlar için "ilkel" ve "pagan" olmaktan kurtulamazdı hiçbir biçimde. Bu yaklaşım, Gaston Maspero, W. Flinders Petrie gibi öncü ejiptologlarca geliştirilen ve bugün Mark Lehner - Zahi Hawass ikilisinin elinde somutlaşan ortodoks ejiptolojiye yüz yılı aşkın bir süredir egemen olmuştur. Söz konusu ekol, ancak "mitolojik" ve "pagan" unsurlarla açıklar Eski Mısır'da bulduğu betimlemeleri. Dendera kabartmalarındaki hiyerogliflerin şekildeki unsurlara yönelik "mitolojik" göndermelerinin, o dönem bilgelerinin genel bir tavrı olduğunu görmezden gelmeyi yeğler. Mezopotamya dahil, İ.Ö 3. ve 4. bine ilişkin neredeyse bütün betimlemelere eşlik eden hiyeroglifler, işi bir "bilmece" haline sokmak ve mitolojik çağrışımlı soyut metinler havası yaratmak için yazılmışlardır. Nedeni basittir: O bilgeliğe sahip olmayı hakeden, bilmece ve çağrışımları çözecek yetenektedir. Diğerleri, yani "sıradan halk" ise, bunlara "tanrısal metinler" olarak bakıp tapınmakla yetinecektir.

Dendera'daki bu ilginç resim, açık ve net biçimde (ve ejiptologların yorumlarının aksine) son derece güçlü ve büyük bir enerji kaynağının kulanılmasını betimler. Bu, Horus'u bile varedebilecek ya da yok edebilecek denli güçlü bir enerjidir ve bilmeyenlerin elinde çok büyük bir tehlikeyi içerebilir: Bu nedenle Thoth ya da maymun tanrı figürü uyarıcı bir konumda yerleştirilmiştir. "Yılantaşı" olduğu ileri sürülen cisimler, belki bugün bildiğimiz ampulün bile ilerisinde olabilecek bir aygıtı resmetmektedirler, çünkü bunlar Horus'tan da iridirler ve ancak Tevrat'taki "Nefilim"leri akla getiren devasa adamlarca taşınmaktadırlar. Lotus çiçeği taçları, objelere yerleşim biçimleriyle bugün bildiğimiz "duy"ların figüratif yorumlanmasından başka bir şey değildir. Onları Horus'a ve djed sütununa bağlayan büyük yılanlarsa, elbette ancak büyük akımları taşımaya elverişli yüksek gerilim kabloları olabilir. Belki noktayı koymadan önce "djed sütunu" üzerine bir iki söz söylemek yararlı olabilir: Mısır'da simgesel olarak çok sık rastlanan bu şekil, ejiptologlarca "fallik" bir simge olarak ele alınmış ve Osiris'le ilişkilendirilmiştir. Oysa djed sütununu birçok betimlemede, Mısır kültünde "yaşam ve güç" simgesi olan "Ankh" işaretiyle de iç içe görürüz. Ankh, bir çeşit haçtır ve üst bölümü bir disk biçimindedir. Eski Mısır'da tanrısal güce sahip bütün figürlerin elinde resmedilmiştir. Aynı zamanda, bu sesi vermek üzere hiyeroglif alfabeye de girmiş, ancak başlı başına bir "piktograf" olarak da kullanılmıştır "yaşam" simgesi olarak. Djed sütunu da birçok yazıtta "j", "c" ya da "z" sesini vermeye yönelik bir harf olduğu kadar, başlı başına "güç" anlamı veren bir piktograf biçiminde de yer almıştır. Bu durumda onu bir tür "jeneratör" olarak düşünmek, acaba "yılantaşı" yaklaşımından daha hayalci bir bakış açısı mıdır?

Eski Mısır, içinde binlerce gizi barındırıyor. Verilere doğrudan erişme ve bunları değerlendirme, saklama yetkisine sahip küçük bir azınlıksa, o gizlerin ortalığa saçılmamasına yeminli gibi. Dendera'daki resmin sürekli olarak geçiştirilmesi, bu politikanın küçük bir ayrıntısı yalnızca. 2000 yılına girdik ama Büyük Piramit'teki Gantenbrink Kapısı hala açılmadı. Açılmadı mı dersiniz? Hawass ve Lehner bu işi çoktan halledip, elde ettiği verileri yalnızca "hakeden" azınlığa saklamış olmasın.

Yorum (yok) Sende Dök içini!

İskenderiye

Atina'nın gerilemesi, İskenderiye'nin parlamasına yol açtı. Sürekli savaşlarla zenginliğini yitiren ve güçsüzleşen Perikles'in başkenti, uluslararası ticaretin kendisine yüz çevirdiğine ve İskenderiye�nin olağanüstü bir gelişme gösterdiğine tanık oldu. Dâhi şehirci Dinokrates'in M.Ö. 300'e doğru inşa ettirdiği bu yepyeni şehir, havuzlara, rıhtımlara, doklara, atölyelere sahip olduktan. Mimar Sostrates'in eseri (M.Ö, III. yüzyıl) dev fenerle aydınlandıktan ve Ptoleme gibi becerikli bir 'hanedan' eliyle yönetildikten sonra 'tanrıların lütfuna' nasıl erişmezdi? Hükümdarlarının cömertliği sayesinde (Müze denilen) büyük bir üniversiteye ve zengin bir kütüphaneye sahip olduğu ve tekniği geniş mali imkânlarla desteklediği için, dünyanın en büyük bilginleri bu şehre akın etmeye başladılar.

Bu bilginler, Tales'ten bu yana ülkelerinde egemen olan bilimsel düşünüşü benimsemiş Yunanlılardı. Yani tam anlamıyla spekülatif ruhlu kimselerdi. Uygarlığa getirdikleri paha biçilmez katkılar bilinmektedir: Geometride Öklid ve Apollonius; astronomide Hipparkos; yer ölçümünde Erotostenes; statik ve hidrostatik'te Arşimet... Bununla birlikte İskenderiye'nin Mısır'da bulunması şöyle bir olaya yol açacaktır. Eski Mısır kültürü Yunan bilimini etkileyecek ve sonunda yepyeni bir bilim ortaya çıkacaktı. Yunan bilimi teoriler ve rasyonel kurallar demekti; Mısır bilimiyse ampirikti; yani binlerce yıllık deneylerin öğrettiklerine ve teknik hünerlere dayanıyordu.

İskenderiye'deki bu karşılıklı etkilenme alanına, Yunanlılar, geometri, astronomi ve kartografi bilimlerini sunarlarken; Mısırlılar da binlerce yıllık mimarlık ve Nil taşmalarını düzenleme deneylerini, doğru ölçme ilkelerini, "mekanik dövme" aracına kadar tutarsız ama yararlı bir yığın bulgular getiriyorlardı. İşte, "firavun ampirizmi"yle "Yunan rasyonalizminin (kuramsal, akla dayanan. Bilginin deney ve gözlemlere baş vurmadan sadece düşünsel planda elde edilebileceğini savunan görüş.) birleşmesi, yani tutarsız bulgularla teorik düşünüşün genel bir mantık sentezi içinde kaynaşması, tekniğe "mucize" sayılabilecek bir atılım sağlayacaktır.

Gördüğümüz gibi, o çağa kadar bilim, tekniği yalnızca mimarlıkta ve ayarlı araçlar yapımında destekleyebilmişti. Bu iki alanın dışında teknik, bilim merakından ve eğlenceden öteye gitmiyordu. Böyle olduğunu Mısır mezarlarında bulduğumuz mekanik oyuncaklar da göstermektedir. M.Ö. IV. yüzyıldan kalma, Tarantolu Arşitas'ın yaptığı "uçan kuş" oyuncak değil de nedir? Ne var ki, M.Ö. 284'te Arşimet'in doğumuyla her şey değişti.

Yorum (yok) Sende Dök içini!

Sizler mi Soykirimdan Bahsediyorsunuz!

Yazan: Muzaffer Deligöz / Gazeteci

Ermeni Hadisesinin olduğu tarihinin 50 yıl öncesi ile bu tarihin 50 yıl sonrası arasında yapılan soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar ve savaş suçlarından bir kısmını aşağıya alıyoruz. Aslında bu liste çok uzayıp gider de, biz bir kısmını yazabiliyoruz. Acaba bunlar size bir vicdan muhasebesi yaptırabilir mi bilmiyoruz

1915 DEN ÖNCEKİ 50 YILDA YAPILMIŞ SOYKIRIMLAR 1865-1915

RUSYA

1877–78 Osmanlı–Rus savaşından sonra 500.000'den fazla insan Rus ve Bulgarlar tarafından katledilmiş idi. 1.250.000 kadarı da yerinden yurdundan ayrılarak göç etmek zorunda kaldı. Aynı yıllarda Bosna'da da büyük katliamlar yapıldı

KIZILDERİLİLER

ABD, keşfinden sonra (1492) Kuzey Amerika topraklarında yaşayan bütün yerli Kızılderililerin % 95'ı yok edilmiştir. 24 Eylül 1863 yılında Winona Dayly Republican gazetesindeki ilanda: "Getirilen her ölü Kızılderili için 200 $ ödül" vaad edilmekteydi

ABD'nin keşfi esnasında 27 milyon olan Kızılderili nüfusu, 1892'de ancak 1,5 milyona düşmüştü. Theodor Roosvelt şöyle diyordu: "En iyi Kızılderilinin ölü Kızılderili olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmeyeceğim. Ama onda dokuzunun ölü olması gerektiğine inanıyorum. Bunların sebebini de soruşturma niyetinde pek değilim"

Amerikan demokrasisi denilen şey, böylece yaklaşık 25 milyon yerlinin katledilmesi üzerine kuruldu. İngilizlerin Hindistan'dan çekilmesine kadar 1 milyon'dan fazla Hindu'yu ve müslümanı öldürdüğünü herkes biliyor (1857-1906)

NİKARAGUA

1885'te Amerikalı korsan Walker'in bölgeyi işgal girişimi oldu.1894'ten sonra ise artık Nikaragua bir ABD eyaleti gibi oldu. Bütün zenginlikleri ABD tarafından denetleniyor ve oradan yönetiliyordu. 1926'da Sandino'nun önderliğinde başlayan direniş, Sandino'nun kamplarının basılarak 300 kişinin kurşuna dizilmesi ve kendisinin katledilmesine kadar sürdü. Daha sonra Somoza'nın diktatörlüğü başladı. Somoza, ülkeyi 1979'da iktidardan alınana kadar kan ve dehşetle yönetti. Bu süreçte kurulan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN)'ye karşı yapılan operasyonlarda binlerce yoksul köylü öldürüldü. 1985'e kadar geçen sürede Miami'de örgütlenen kontra çetelerinin saldırılarında 11.000 Nikaragualı yaşamını yitirdi, ülke ekonomisi de sabotajlarla mahvedildi

CEZAYİR

1830'da Fransa işgaliyle başlayan acılar CEZAYİR halkının yakasını hiç bırakmadı. Petrol ve maden yataklarıyla bütün emperyalistlerin iştahını kabartan Cezayir, 1832-39 arasında Abdülkadir Cezayiri önderliğinde ilk direnişine başladı. Yedi yıl içersinde binlerce ölü, sömürgeciliğin Cezayir'e armağanıydı. Daha sonra, sadece 1945'teki Sedif ayaklanmasında 45.000 ölü sayılabildi. 1954'te bağımsızlık hareketi yeniden başladığında bu kez sahnede Fransız İstihbarat örgütü OAS'ın işkencehaneleri ve suikastleri vardı. 1954-1962 arasındaki tablo korkunçtu: 1.5 milyon ölü, 2 milyon 800 bin tutsak... Bağımsızlıktan sonra ise kontra örgütler arasındaki iç savaş 100.000 Cezayirlinin canına mal oldu

1915 SIRASINDA YAPILMIŞ SOYKIRIMLAR KATLİAMLAR

RUSYA

Rus ihtilalinde 15 milyon insanın katlettiği ileri sürülmektedir. Sadece Stalin döneminde kollektifleşme karşıtı oldukları için 20 milyon insan katledildi.. Komünizmin yerleşmesi sürecinde de, milyonlarca insan telef oldu. Bunların birçoğu Türktü (1917-1991)

I.DÜNYA HARBİ

I. Dünya Savaşı'nın neticesi, 10 milyon ölü, 20 milyon sakattır. Bu savaşın sadece Avrupa'daki mali bilançosu ise 350 milyar dolarlık yıkımdır. Silah sanayiin patlama yaptığı ama milyonlarca çocuğun açlıktan can verdiği bu büyük katliam en ağır suçlardan biri olarak tarihte durmaktadır (1914)

ABD

Zencilerin, en fazla ezilen ve sömürülen ırk olduğu iyi bilinir. Çok az bilinen bir şey var ki; o da Zencilerin 1861-65 ABD İç Savaşının ardından yasal planda kölelikten kurtuluşundan 65 yıl sonra 1889-1919 yıllarında hala, en zalim ve en dehşet verici linç geleneğine katlanmak zorunda kalmalarıdır. Bu süre içinde Aralarında 51 kadın ve kızın ve Birinci Dünya Savaşına katılmış olan 10 askerin de bulunduğu 2,600 Zenci linç edilmiştir. 1919'da linç edilen 78 zenciden 11'i diri diri yakılmış, 3'ü öldürüldükten sonra yakılmış, 31'i vurulmuş, 3'ü işkenceyle öldürülmüş, 1'i parçalanmış, 1'i boğulmuş ve 11'i değişik biçimlerde öldürülmüştür. Listenin başını 22 kurbanla Georgia çekmekte, onu Missisippi 12 kurbanla izlemektedir. Her ikisi de 3'er asker linç etmiş olmakla övünmektedirler. Canlı olarak yakılan 11 kurbandan 4'ü ilk eyalete ve 2'si ikinci eyalete aittir. Sistemli, önceden tasarlanmış ve örgütlenmiş 34 linç olayında birinci yeri gene 5 kurbanla Georgia işgal etmekte, onu 3 kurbanla Mississippi izlemektedir. 1920'de 50 linç olayı ve 1923'de 28 linç olayı yaşanmıştır

26 Haziran 1919'da New Orleans States gazetesi, ilk sayfasını boydan boya kaplayan ve 13 cm. yüksekliğinde harflerden oluşan bir manşetinde şöyle diyordu: "Bugün Bir Zenci 3,000 Yurttaş Tarafından Yakılacak." Aynı gün yayımlanan Jackson Daily News gazetesinin ilk sayfasının ilk iki sütununda büyük harflerle şunlar yazılmıştı: "Zenci J. H. Bugün Öğleden Sonra Saat 5'te Kitle Tarafından Yakılacak"

"Bu akşam saat 7:40'ta J. H. kızgın demir çubukla işkence gördükten sonra yakıldı... 2,000'den fazla insan... çok sayıda kadın ve çocuk yakma eylemi sırasında oradaydılar... Zenci, elleri arkadan bağlandıktan sonra tutuşturuldu (Chattanooga Times, 13Şubat1918)"...bütün toplumsal sınıflardan erkekler, kadınlar ve çocuklar oradaydı. Yüksek sosyeteden bir çok hanımefendi kalabalığı cezaevinin dışından izliyordu. Diğer bir çok kişi ise olup bitenleri bitişikteki terastan... Zencinin cesedi düştüğünde çok sayıda insan, onun asıldığı ipin parçalarını almak için hırsla birbiriyle çekişti (Vicksburg Evening Post, 4 Mayıs 1919)Yalnızca Zenciler değil, "Tom Amcanın Kulübesi" adlı kitabın yazarı Bn. Harriet Beecher Stowe gibi onları savunmaya cüret eden Beyazlar da kötü davranışlara hedef oldular. Elijah Lovejoy bu yüzden öldürülürken, John Brown asıldı. Thomas Beach ve Stephen Foster baskı gördüler, saldırıya uğradılar ve cezaevine kondular. İçlerinde 11 kadının da bulunduğu 708 Beyaz da Zencileri savunduğu için linç edildi

İNGİLTERE

Sömürgeciliğin büyük örneği şimdilerde eski gücünü yitirmiş gibi görünse de Hindistan'dan Güney Afrika'ya dünyanın dört bir yanında sayısız katliama ve soyguna imza atmıştır. Yüz yıldır İngiltere'nin işgali altında olan İRLANDA'nın işgaline karşı 1916'da mücadele etmeye başlayan IRA kurucusu James Conolly ve 12 arkadaşının kurşuna dizilmesinden sonra yüzlerce İrlandalı katledilmiştir. Ölüm oruçlarında yaşamını yitiren Bobby Sands ve dokuz arkadaşının da dahil olduğu 3 binden fazla kişi öldürüldü

GÜNEY AMERİKA

KIZILDERİLİ UYGARLIKLARININ YOK EDİLMESİ, dünya tarihinin en trajik olayıdır. Açgözlü İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinin Güney Amerika'daki katliamlarının kesin rakamlarını tahmin edebilmek bile mümkün değildir. Sayıları milyonlarla ifade edilen Aztek ve İnka halklarının korkunç katliamlarla yok edilmesinin ötesinde sömürgecilerin yerlilerden gasp ettiği maden ve altın stoklarının da miktarı tam olarak bilinmemektedir

1915 DEN SONRAKİ 50 YIL İÇİNDEKİ SOYKIRIMLAR 1915-1965

2.DÜNYA HARBİ

2. Dünya Savaşı esnasında "Almanlarla işbirliği yaptılar" uydurmasıyla birçok Azeri Türkü, ya öldürdüler ya da yerlerinden alınarak Sibirya'ya sürgüne gönderildiler. Kırım'daki 6 – 7 milyon Türk tamamen yok edildi.. Şu anda da Çeçenistan'daki taş üstünde taş bırakılmamaktadı r. 5 – 6 milyonluk Çeçenistan'ın 7 – 8 yıl önceki savaşlarda yarısı yok edildi. İkinci yarısı da şimdi yok edilmektedir. Dünyanın gıkı bile çıkmıyor

II. Dünya Savaşı ise birincisinin çok çok üzerinde bir kanlı katliamdır. Can kaybı olarak bilançosu tahminen 66 milyon insanın ölümüdür. Yalnız Sovyetler 11 milyonu asker olmak üzere toplam 27 milyon insan kaybetti. (1945) Bu savaşta Polonya'nın insan kaybı, 5 milyon 800 bin, Almanya'nınki ise 4 milyon civarındadır. Japonya'nın kaybı ise 2 milyon insandır, ki bu katliamın önemli bölümü atom bombasının atıldığı Hiroşima ve Nagasaki'de gerçekleşmiştir

RUSYA

II. Dünya Savaşı esnasında "Almanlarla işbirliği yaptılar" uydurmasıyla birçok Azeri Türkü, ya öldürdüler ya da yerlerinden alınarak Sibirya'ya sürgüne gönderildiler. Kırım'daki 6 – 7 milyon Türk tamamen yok edildi.. Şu anda da Çeçenistan'daki taş üstünde taş bırakılmamaktadı r. 5 – 6 milyonluk Çeçenistan'ın 7 – 8 yıl önceki savaşlarda yarısı yok edildi. İkinci yarısı da şimdi yok edilmektedir. Dünyanın gıkı bile çıkmıyor

İSPANYA

Alman ve İtalyan nin desteğiyle 1936'da ayaklanan General Franko 1939' Mart ayında Madrid'i ele geçirdiğinde bir milyondan fazla insanın kanına girmişti bile. Guernica katliamı gibi onlarca katliama imza atarak iktidara gelen Franko'nun en büyük desteği ise ABD'ydi

İTALYA

1943 yılında devrilene kadar Mussolinin Afrika'daki katliamları ile tarihe geçmiştir. Mussolinin Gladio'su Avrupa'nın en kanlı devlet terörü örgütlerinden biri oldu. Bu örgüt, yüzlerce cinayete imza atmış, birçok ülkede neo-nazi çetelerin kurulmasına yardım etmiştir

YUNANİSTAN

Yunanistan'da 1947'de "ABD yardım etmezse Yunanistan komünistlerin eline geçecek" diyerek başlayan büyük katliam süresince 50 binden fazla komünist öldürüldü. İç savaşın tamamında ise 185 bin partizan ölürken, açlıktan ölenlerin sayısı 260 bindi. Böylece, Yunanistan'ın nüfusunun % 10 katledilmişti; 1960'larda Albaylar cuntası da katliam konusunu devam ettirmiştir. Daha sonra, Kıbrısta yapılmak istenen katliam ise, "Kıbrıs Barış Harekatı" ile Türk Ordusu tarafından engellendi

FRANSA

Sömürgelerinde uyguladığı katliamlar'da ölen milyonlarca insanın yanında, Vietnam'a kan kusturan, Cezayir'i kana bulayan Fransa, 1968'lerdeki gösterilerde kendi halkına karşı da acımasız davranmış, Paris sokaklarında kendi vatandaşının kanını akıtmıştır. Fransa bugün hâlâ Afrika ve Uzakdoğu'dan elini çekmiş değildir

SALVADOR

Latin Amerika'nın cinayetler ülkesi olarak ün yaptığı El Salvador 1931-1944 yerli ayaklanmaları sırasında 15.000 binden fazla insanı katletmiş 70'li yıllarda tam bir kıyım makinesi olarak iş görmüşlerdir. Özellikle 1979 yılından sonra CIA tarafından ARENA partisiyle birlikte oluşturulan ölüm mangaları, toplam 70.000 kişiyi katletmiştir. Öyle ki, sadece 1981'de ölüm mangaları içlerinde rahiplerin de bulunduğu 12.000 kişiyi öldürdüler

GUATEMALA

1931'de köylü katliamlarıyla (30.000 ölü) tarihe geçen GUATEMALA'NIN ABD tekellerinin desteğiyle toparlanan paralı askerler ve ABD li yeşil berelilerinin yaptığı müdahaleden bu yana toplam 200.000 den fazla insan katledildi. Sadece 1986 yılı içersinde öldürülen işçi, köylü sayısı 18.000 dir

KORE

1950'de başlatılan ABD-Güney Kore harekâtı sona erdiğinde savaştan önce 100 bin ölü veren Kore 200 bin insanını daha kaybetmişti. Üstelik ülkeye ordularını gönderen ülkeler de birçok kayıplar verdiler

FİLİSTİN

1947'de kurulan İsrail devletinde Filistinliler sürgün edilirken, İsrail ABD toplam dış yardımının neredeyse yarısını alıyordu. Böylece İsrail, 58 yılı aşkın bir süredir onlarca katliama imza atmış bir "terör devleti" olarak varlığını sürdürmektedir. Ama aslında Filistinli katliamları İsrail'den de önce başlamıştır. Bunun en büyüğü 1936 yılında İngiliz yönetimi sırasındaki genel grevde olmuştu. 1939 yılında ayaklanma bastırıldığında binlerce Filistinli öldü. Ürdün Kralı'nın 19 Eylül 1970'de yaptığı katliam ise "Kara Eylül" diye bilinir. Filistin kamplarını yoğun top ateşine tutan Ürdün, bu kıyımda binlerce Filistinliyi öldürmüştü. İsrail katliamlarının en büyüklerinden birkaçı, Ocak 1976, Haziran 1976'daki Tel Zaatar karantina göçmen kampları katliamı ve 17 Eylül 1981'deki Sabra ve Şatila "göçmen kampları"ndaki katliamlardır. İsrail'in 1982'deki Lübnan işgalinin bilançosu ise 17 bin 500 ölüdür

İRAN

1953'te petrolleri ulusallaştırmak isteyen Musaddak'ı askeri darbeyle deviren CIA, İRAN halkının başına Şah Rıza'yı getirdiğinde bir katliamlar döneminin de kapısı açılmıştı. Yaklaşık 10 bin ABD'li danışmanın ve CIA nın Ortadoğu merkezinin bulunduğu İran, Şah döneminde on binlerce kişi öldürüldü. Bölge petrolünü elinde tutmak isteyen ABD, Şah'ın işkence hanelerine en büyük desteği verdi. 1979'da Şah, 20 milyar dolarlık varlığıyla ABD'ye kaçtığında geride bir harabe kalmıştı

VİETNAM

Yüzyılın başından beri devam eden ve önce Fransızları, sonra da dünyanın en büyük ordusuyla üstlerine gelen ABD yı hezimete uğratan Vietnam, bütün bu savaşlar boyunca akıl almaz kıyımlara uğradı. 500 binlik ABD ordusu ve bir buçuk milyonluk Güney Vietnam ordusu, bütün teknolojik olanaklarına karşın Vietnam halkını yenemeyince büyük bir soykırıma başvurdular Yıllarca süren tarihin en büyük hava bombardımanında Vietnam'ın vurulmadık tek bir metrekare alanı bırakılmadı. 1963-1973 arasında öldürülen sivil

GÜNEY AFRİKA

Bölgedeki en kanlı diktatörlük olan ırkçı GÜNEY AFRİKA'nın işlediği suçların hesabı bile tutulamaz. Nüfusun %90'ı olan Afrikalı-siyahlar yıllar boyunca neredeyse kölelik koşullarında elmas madenlerinde çalıştırıldı. Siyahlar her ayaklanma girişimlerinde vahşi katliamlarla karşılaştılar. Mücadele boyunca yüzlerce kişiyi katleden ırkçı rejim, Nelson Mandela'yı da 27 yıl hapiste tuttu. Başlıcalar Soweto ve Sharpeville' de gerçekleşen onlarca katliamda sayısız çocuk, kadın ve sivilin kanına giren ırkçı rejim, yönetiminin son anına dek ABD ve NATO'dan tam destek aldı

JAPONYA

Japonya'da 1920–1945 arasında çeşitli soykırımlar yapılmış, Çinli, Koreli, Filistinli, Endonezyalı ve Birmanyalı olan insanlar katliamlara tâbi tutulmuşlar. Anbao Tepesi Olayı–Kara Güneş 731 Projesi. meşhur soykırımlardır

BOSNA IRAK

Geçtiğimiz birkaç yıl içinde ve halen yapılmakta olan soykırımlar, savaş suçları ortaya konulmuyor. Irak'ta Türkmenlere karşı yapılanlar; Bosna'da 250.000 kişinin kanına giren Sırplar, Cezayir'deki katliamlar ve diğer ülkelerdeki zulümler hep ABD veya Avrupalıların destek ve teşviki ile, onların işbirlikçileri tarafından yapılmaktadır

Yorum (1) Sende Dök içini!

HİTİTLER, HİTİT DEVLETİ, HİTİT UYGARLIĞI

Alacahöyük, Boğazköy, Bitik, Karaoğlan, Dündartepe, Karahöyük örenlerinde, Erken Tunç Çağı tabakalarının üzerlerinde kalın bir yangın izi vardır. Ahlatlıbel ve Etiyokuşu örenlerinde Erken Tunç Çağından sonra yerleşme görülmez. Alişar'da ise yalnız Akropolde yaşam devam etmiştir.

Yani Anadolu 2000 yılına  doğru büyük bir saldırıya ve istilaya uğradı. Bilinmeyen bir sebepten Hind-Avrupa boyları Anadolu'ya göç etmişlerdi. Bunlar Hititlerdi.  

 

Hititler kendilerini "Nesili" yani nesice konuşanlar adını vermişlerdir. Yaşadıkları Anadolu topraklarını "Hatti Ülkesi", oturanlarına ise "Hattilili" diyorlardı.

Hititler yeni yurtlarında, kendilerinden daha gelişmiş bir uygarlığa sahip Hattilerle kaynaşmışlar, onların tanrılarını, mitolojilerini benimsemişler, kullandıkları isimlere sahip çıkmışlardır.

 

İlk Hitit izlerine Kültepe/Kaniş/Neşa' da  rastlanır. Burada bulunan ve Hitit izlerini taşıyan Asurca metinler XIX. Yy. tarihlenir.



                                                                        HİTİTLER'İN KEŞFİ




Yazılıkaya Kabartmaları, C.Texier-1839

Boğazköy arşivleri bulunmadan önce de Mısır, Babil, Asur ve İncil kaynaklarından, Hititlerin varlığı biliniyordu.İngiliz bilgin A. H. SAYCE, 1880'de Bible Arkeoloji Derneği önünde okuduğu bildirisinde, Anadolu'daki hiyeroglifli kaya kabartmalarının ve onlara benzeyenlerinin Hititlere olduğunu ve bütün Anadolu'nun Hitit ülkesi olduğunu açıkladı.


*İngilizCharles Texier 1839'da Yazılıkaya'yı keşfetti


*Alman Carl Humann, Yazılıkaya ve Boğazköy kabartmalarının kalıplarını çıkardı. ( Bergama Zeus Sunağını keşfeden demiryolu mühendisi)                          


*British Museum Kargamış'ta (1879), Almanlar Zincirli'de (1888 ve 1892) kazılar yaptılar.


*1887'de Orta Mısır'da Tell El-Amarna'da bulunan bir tablet, Hitit Büyük Kralı Şuppiluliuma'nın IV. Amenophis'e  tahta çıkışı ile ilgili tebrik mektubuydu. Ve Hititçe idi.


*Alman Dr. Hugo Winekler 1906'da Boğazköy kazılarına başladı. İlk yıl 10 bin den fazla çivi yazılı tablet bulundu. Ve Dünyanın ilk yazılı antlaşması, Kadeş Barış Antlaşması. Bunlar Akkadca ve Hititçe idiler. Boğazköy'ün yani Hattuşa'nın Hatti Ülkesinin başkenti olduğu anlaşıldı.


*Hitit dilini 1917'de Hrozny çözdü.



HİTİT BEYLİKLERİ DÖNEMİ (2000-1700)

2000-1700 yılları arasını Hititler, göç, istila, kaynaşma, kendilerini kabul ettirme uğraşısı içinde geçirmişler ve küçük beylikler kurarak yörelerine hakim olmuşlardır.Bu dönemin en ilginç özelliği, Asurlu tüccarların Anadolu içlerinde ticaret sömürgeleri kurmuş olmalarıdır. (1900-1800) Bunlardan Neşa ve Hattuş/Boğazköy karumlarının yerleri tesbit edilmiştir.Ticaret eşya değiştirme yoluyla yapılıyordu. Anadolu'dan ucuz bakır alıyor karşılığında kalay ve kumaş veriyorlardı.Yollar bozuk olduğu için taşıma aracı olarak eşek kullanılıyordu.




Kaniş/Kültepe Karum'u temsili resmi. Asurlu tüccarların kervanları

SANAT

Hatti sanatının etkisi sürüyordu.Çok renkli seramikler ve geometrik desenler ortaya çıktı.Tanrıya içki sunmak (Libation) için kullanılan ve Ryton denilen, aslan, boğa, koç şekilli seramik eserler, uzun gagalı, yüksek kulplu kaplar ürettiler.Kültepe'de orthostadlar, Konya-Karahöyükte muazzam kent duvarları ve büyük bir saray bulundu. Bu sarayda bir banyo odası ve pişmiş topraktan küvet ele geçti.Temelleri taş, duvarları kerpiçten çok odalı evlerde oturuyorlardı. Sokakları taş döşeliydi ve kenarlarında su tahliye olukları vardı. Bu devre ait Kültepe evlerinde erzak büyük küplerde saklanıyordu. Üzüm salkımı biçimli kandillerle aydınlanma sağlanıyordu. Nimet Özgüç, Acemhöyük'te Anadolu'nun en büyük sarayını ortaya çıkardı. Henüz 40 odası kazıldı.

       


Acemhöyük, Büyük saray kalıntıları Yeşilova-Aksaray

ESKİ KRALLIK DÖNEMİ (1660-1460)

 
Beyliklerin birbirleriyle yaptıkları savaşlar sonunda Hattuşa'da Eski Hitit Krallığı kuruldu. Bu krallığın kurulmasına dışarıdan gelecek yabancı güçlerin tehdide etkili olmuştur.Bu dönem 11 kral gördü.*I. Hattuşili (1660-1630) Hitit İmparator Kurucusu.


Yorum (yok) Sende Dök içini!

Frigya Uygarlığı

Friglerin Tarihi

Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon'a göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu'ya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200'lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadolu'ya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesi'nde geçici yerleşim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolu'nun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliği kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar.
Friglerin bilinen ilk kralı ülkenin başkenti Gordion'a adını veren Gordias'tır. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altına toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı dönemin siyasal olaylarıyla ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Tarihçi Arianos'a göre Gordias Thelmessos'lu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midas'ın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta Kıta Yunanistanı'na dek yayılmıştır.

Başlangıçta Eskişehir, Afyon, Ankara ve Sakarya vadilerini içine alan bir bölgede yerleşen Frigler, sonraları Kütahya'dan Kızılırmak'a, Ankara'dan Denizli'ye dek olan bölgede güçlü bir uygarlık oluşturmuşlardır. Midas'ın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en önemli düşmanı Asurlar'dır. Midas, Asurlar'la barış yaparak Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldıktan sonra batı ülkeleriyle dostça ilişkiler kurmaya yönelir (Batı Anadolu kentlerinden Kyme kralının kızıyla evlenir). Öte yandan fildişi tahtını Yunanistan'daki Delphoi Apollon Tapınağı'na armağan ederek Kıta Yunanistan'ı ile ilişkileri güçlendirir. Gordion'da yapılan kazılarda ele geçen Yunan çanak-çömlekleri bu ilişkilere ait diğer örneklerdir.
MÖ 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu'ya giren Kimmerler, önce bölgedeki Urartular'ı güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmak'a kadar uzanırlar. Frig-Kimmer savaşı sonunuda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas ise öküz kanı içerek yaşamına son verir (MÖ 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler. Frigler, başlıca Gordion (Yassıhöyük), Pessinus (Ballıhisar), Dorylaion (Eskişehir) ve Midas'da (Yazılıkaya) yerleşmişlerdir.

Dil ve Yazı


Frig uygarlığını kuranların, bir türlü aydınlığa kavuşturulamayan yazı ve dilleri üstüne bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Friglerin başlı başına bir yazı sistemi vardı. Kaynağı ve gelişimi henüz aydınlatılmamış olan bu yazı bir taraftan Arami, diğer taraftan Ege yazı sistemlerinin etkisi altında meydana gelmişe benzemektedir. Frig yazısı henüz tümüyle çözülememiş olmasına karşın okunabilmektedir. Ancak bu okuma, “Midas” ya da “Ana Tanrıça” gibi çok bilinen sözcükler için geçerlidir.

Gordion'da bulunan bronz vazoların bazılarında Erken Yunan yazısının alfabesine benzeyen Frigçe yazılar görülmüştür. Kayalara yazılmış yazıtlarda da aynı yazıları görmek mümkündür. Bunların hepsi, tarih olarak MÖ VII. yüzyıla kadar çıkar. Frig ve Yunan alfabelerinin aynı Fenike kaynağından gelmesi olasıdır. Frig alfabesi MÖ V. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Frig dili ise Yunanca ile karışarak MS II. ve III. yüzyıllara kadar yaşamıştır.

Frig diline ait kalıntılarla Yunan yazarlarından gelme otuz kadar sözcük bu dili tam olarak açıklamaya yetmemektedir. Fakat genel olarak bu dilin Hint-Avrupa dilerinden olduğu ve içinde İslav, Arami ve hatta Frig öncesi Hitit dillerinden de sözcükler bulunduğu söylenebilir. Onlardan kalan yazılı belgeler yok denecek kadar az olduğundan, edebiyatları hakkında da bir bilgimiz bulunmamaktatır; fakat Frigyalılar hayvan öykülerinin bulucuları olarak kabul edilir.


Din ve Kibele İnanışı

Frigya uygarlığı denildi mi akla ilk gelen Kral Midas olur. O zamandan günümüze Kral Midas ile ilgili iki efsane ulaşmıştır. Bunlardan ilki şöyledir:

“Midas Frigya Kralıydı. Pek öyle akıllı biri değildi; ama akılsızlığının cezasını sadece kendisi çekmiştir. Birgün Midas'ın adamları sarayın yakınlarındaki gül bahçelerinde yaşlı Silenos'u buldular. Dionisos'u ararken yolunu kaybetmişti Silenos. Her zamanki gibi zil zurna sarhoştu yine. Ağaçların arasında sızıp kalmıştı. Midas'ın adamları, tepeden tırnağa güllerle süslediler onu, sonrada krala götürdüler. Midas, güler yüzle karşıladı Silenos'u, tam on gün on gece ağırladı. Yedikçe yedi Silenos, içtikçe içti. Sarhoş oldu, şarkılar söyledi, sızdı, ayıldı... Onuncu günün sonunda da Frigya kralı elinden tutup tıpış tıpış Dionisos'un yanına götürdü onu.Dionisos, Silenos'a yeniden kavuştuğuna öyle sevindi öyle sevindi ki, “Midas, dile benden ne dilersen.” dedi. Kral, hiç düşünmeden, “Aman Dionisos”, diye cevap verdi, “Her dokunduğum altın olsun; başka birşey dilemem”. Tanrı bu dileğini yerine getirdi onun; ama akşam olunca yemekte başına neler geleceğini düşündükçe kıs kıs güldü. Zavallı Midascık... Karnı acıkıp da sofraya oturunca ne kötü bir dilekte bulunmuş olduğunu anladı. Ağzına her götürdügü şey altına dönüveriyordu. Ekmeği mi tuttu, al sana altın bir ekmek... Elmaya mı dokundu, işte sapsarı, kaskatı bir elma...Hemen Dionisos'a koştu Midas. Yalvardı yakardı. “Ne olursun bu büyüyü boz” diye göz yaşı döktü. Dionisos, “Git de Paktolos ırmağında yıkan. O zaman büyü bozulur” diye cevap verdi. Frig kralı, Paktolos ırmağına koştu hemen, bir güzel yıkandı. Ondan sonra da sarayına dönüp tıkabasa yedi içti. Şimdi onun yıkandığı ırmağa bakanlar, altın kum tanecikleri görürler sularda.”

Bir ikinci öyküsü daha vardır Midas'ın. O da Apollonla ilgilidir. Yüce tanrı, Frigya kralının kulaklarını eşek kulaklarına çevirmişti. Bir suç işlediği için değil de aptallığı yüzünden bu cezayı görmüştür Midas: “Apollon ile Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında Midas, yargıçlardan biri olarak seçilmişti. Kır tanrısı, kavalıyla hoş sesler çıkarıyordu; ama Apollon'un gümüşten lira'sı her çalgıdan üstündü. Bir çalmaya başlamasın Apollon; Musalar bile durup kendini dinlerdi. Yargıçlardan ikincisi dağ tanrısı Tmolos, yengi çelengini Apollon'a verdi. Ama yüce musikiden ne anlasın Midas, tuttu oynak havalar çalan Pan'ı kazandırdı. Apollon da kızıp onun kulaklarını eşek kulakları yapıverdi.Midas bir süre, tanrının armağanlarını koca bir külah içinde sakladı. Sakladı ama onun saçlarını kesen berber sonunda kulaklarını gördü. Kulakları gördüğünü kimseye söylemeyeceğine yemin etti. Berber bu, konuşmadan durur mu, gitti bir çukur kazdı sazların arasında, usulca “Kral Midas'ın kulakları eşek kulakları.” diye fısıldadı. Aradan zaman geçti. Çukurun çevresinde büyüyen sazlar yel estikçe, “Kral Midas'ın kulakları eşek kulakları!” diye bağırmaya başladılar. Böylece herkes gerçeği öğrendi.” Bu olaydan sonra, Midas şunu öğrenmiştir herhalde: İki tanrı yarışırken beğendiğini tutma güçlü olanı tut.

Frigya uygarlığının yaratıldığı dönemde “Ana Tanrıça İnancı” etkisinin doruğuna çıkmış, Ana Tanrıça adına tapınaklar, kutsal alanlar yapılmış, dinsel törenler düzenlenir olmuştu. Bu dönemde Ana Tanrıça ile ilgili olarak anlatılan bir efsane, Tanrıça'ya nasıl tapıldığını da anlatmaktadır.Efsaneye göre, Ana Tanrıça (Kibele), Attis adlı bir delikanlıya aşık olur. Attis, Ana Tanrıça'nın kendisine karşı duyduklarından habersiz, Pessinus (Ballıhisar) kralının kızıyla evlenme hazırlığındadır. Düğün yeri kurulmuş, düğüne çağrılı tüm konuklar yerini almıştır. Gözünü aşk bürüyen Ana Tanrıça, olanca görkemiyle birden düğün yerinde ortaya çıkar. Ve tanrısal gücünü kullanarak sevdiği erkek Attis'i çıldırtır.Bir anda çılgına dönen Attis, bir yandan dans eder, bir yandan da bıçağını çekerek erkeklik organını keser. Attis'in kasıklarından fışkıran kanlar toprağı sular, topraktan bitkiler fışkırır. Attis'in kendisi de ölüp bir çam ağacına dönüşür. Ana Tanrıça da onun hiç bozulmamasını sağlar. Çam ağacının, yaz-kış hiç bozulmadan kalması böyle bir efsaneye bağlanır.


Gordion (Yassıhöyük)

Frig Krallığı'nın başkenti Gordion'un kalıntıları Ankara-Eskişehir karayolu ve Sakarya ile Porsuk nehirlerinin birleştiği yerin yakınında Polatlı'nın kuzeybatısında bulunmaktadır. Gordion'un geçmişi MÖ 8. yüzyıl ortalarına kadar gider. Şehir en parlak dönemini MÖ 725 ve 675 yılları arasında yaşamıştır. Midas bu kentte oturmuştur. Gordion, MÖ 7. yüzyıl başlarında Kimmer saldırısına uğramıştır. Şehir, Büyük İskender tarafından bağımsızlığına kavuşturuluncaya kadar 6.yy ortalarından başlayarak Pers istilası altında kalmıştır. Ayrıca Büyük İskender çözenin Asya fatihi olacağına inanılan gördüğümü Gordion'da kılıcıyla kesmiştir (MÖ 334).

Kent Höyüğü:

350x500 metre ölçüsündeki yassı bir höyük durumundaki Frig kenti, Sakarya ırmağının hemen doğusunda yer almaktadır. Arkeologlar, anıtsal bir kapı ile birlikte kral ailesine ait bir çok yapı ve evlere kent duvarlarına ilişkin kalıntılar ortaya çıkarmışlardır. Bunların tümü Frig krallığına en parlak dönemine (MÖ 725-667) tarihlenmektedir.

Kent Kapısı:

MÖ 8.yüzyılın sonunda yapılmıştır. Yumuşak kireç taşından 9 metre yükseklikteki kısmı günümüze kadar korunmuş anıtsal bir yapıdır. Kente asıl giriş 9 metre genişliğinde ve 23 metre uzunluğunda üstü açık bir koridorla sağlanıyordu. Kapının iki yanında yer alan kulelerin kente açılan birer kapısı vardır. Tamamı kazılan kuzey avlu depo olarak kullanılıyordu. Güney avlusu ise Pers kapısının büyük güney duvarının korunması amacıyla kazılmadan bırakılmıştır.

Kent Merkezi:

Höyüğün orta kısmı saraylara ayrılmıştır. Kerpiçten bir duvar (B) dört yapıyı içeren sarayın birinci avlusunu kent kapısından ayırmaktadır. Daha kalın bir duvar (E1, E2, E3) iç avluyu kuzey, batı ve güney yönlerinden çevirmektedir. Olasılıkla bu duvarlar saray yapılarının doğu yönünce de uzanmakta ve böylelikle onları dışarıdan tümüyle ayırmaktadır.

Saraylar:

Birinci avludaki iki yapı birer megarondur. Megaron 2, geometrik desenli bir mozaik ile döşenmiştir. Bu mozaik, bilinen en eski çakıl taşı mozaik örneğidir ve bugün bir kısmı Gordion Müzesi'nde sergilenmektedir.

Megaron 3:

Bu, günümüze kadar Gordion'da çıkarılmışken önemli yapıdır. İç avluda yer alan yap Frig akropolünün en büyük binasıdır. Yapı, iki sıra ahşap direkle bir orta ve iki yan nefe ayrılmıştır. Arkeologlara göre orta bölüm tek katlı ve yüksek bir salondu. Yan kısımlar ise iki katlı ahşap galeriler şeklindeydi. Megaron 3, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş en eski yapılardan biri olmalıdır.

Teras Yapısı:

Terasın batı kesiminde her biri 11x14 metre ölçülerinde yan yana sıralanmış 8 adet megaron yer alır. Her birinde ortada bir ocak ve yanlarda direklerle desteklenen ahşap galeriler bulunmaktadır. Büyük olasılıkla bunlar sarayın günlük işlerinin görüldüğü yapılardır. Megaron 3'ün yanına yapılan bir merdivenle yeni oluşturulan terasa geçiş sağlanmıştır.


Mimari

Frigya sanat ve mimarisi konusunda bilgi edinebilmek için, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Gordion, Midas şehirleri ve Pazarlı'da tümülüs şeklindeki mezarlarda veya kayalar içine oyulmuş zengin cepheli binalarda yapılan kazılara başvuruyoruz. Frigler, özellikle maden işçiliğinde çok ileri gitmişlerdi. Kaya ve taş mimaride kullanılan malzemeyi işlemek için madenden çeşitli aletler yapıyorlardı. Frigler zamanında korunaklı kalelerin varlığı, Pazarlı kazılarından anlaşılmıştır.

Yüksekçe bir tepenin üzerine yapılmış olan bu kalenin içinde muntazam dörtgen şeklinde küçük evler vardı. Evlerin temelleri taştan, üst kısımları tahta hatıllarla desteklenmiş kerpiçten yapılmıştı; damlar ise ahşaptı. Çatı ve dış cephelerin bazı kısımları boyalı kabartmalarla süslü toprak levhalarla kaplanmıştı. Bu türden toprak levhalara Pazarlı'dan başka Anadolu'nun çeşitli yerlerinde ve özellikle Gordion'da rastlandı. Bunlardaki resimler ve nakışlar Frigya sanatının, Anadolu'da eskiden beri köklenmiş geleneklerin, doğudan (özellikle Mezopotamya) ve batıdan (İonya ve Yunanistan) etkilerle geliştiğini göstermektedir.Bu mimarinin en iyi örnekleri Eskişehir ve Afyonkarahisar arasındaki eserlerde görülür. Bunlar zengin süslemeli tapınak kalıntılarıdır. Alınlıklarında bir pencere bulunmaktadır. Frig ahşap mimarisinin Likya'da da görülen bir çeşidi Eski Bronz Çağ prototiplerine kadar gider. Bu mimari aynı zamanda erken doğu mimarisini de etkilemiştir. Klasik geleneğe göre frizi ilk defa Frigler kullanmıştır.

Amerikalıların Gordion'da son yıllarda yaptıkları kazılarda MÖ. VIII. yy.'da Frig evlerinin bazen taştan, bazen de tahta çerçeve kullanarak kaba tuğladan yapıldığı anlaşılmıştır. Bu evlerin bazılarının planı megaron tipindedir. Gordion'da şehrin etrafını çeviren surlar, şehir kapısı ve çeşitli binalar ortaya çıkarıldı. Frigler, doğu komşuları Urartular gibi kaya mimarlığında çok ileri gitmişlerdir, kayalar içinde hücreler, odalar, koridorlar, neye yaradığı henüz tam olarak anlaşılamayan yüksek kademeli merdivenler ve sunaklar yapmışlardır.Aynı zamanda kayalıklarda, çoğu hallerde direkli ve alınlıklı binaları bulunan cepheler oluşturmuşlardır. Üzerinde birtakım geometri ve ya hayvan motifleri yer alan bu kaya cephelerinin Frig devletinin parlak devrinde yapıldığı anlaşılmıştır. Yalnız bu yapıların mezar olup olmadığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Gerilerinde mezar odaları şeklinde hücreler bulunan bazı cepheler mezar olarak kabul edilmektedir. Fakat, Midas'ın mezarı olarak gösterilen Yazılıkaya'daki bir cephenin mezar olmadığı ve sadece bir tapınak cephesi olarak kullanıldığı düşünülmüştür. Bu mezar odası semerdanlı idi.Saray depoları, hizmet yerleri ayrı yapılar halindedir. Bazılarının tabanı renkli taşlardan yapılmış mozaiklerle kaplıdır. Üzerinde zengin geometrik motifler bulunan süslemeler, Anadolu'da bugüne kadar bilinen en eski mozaik süslemeleridir. İçlerinde mobilya parçaları, fildişinden özenle işlenmiş sanat eserleri, insan ve hayvan kabartmaları, çeşitli çanak çömlek bulunmuştur. Kimmer istilası sırasında yıkılan şehir, yeniden yapılırken tapınakların dış cepheleri kabartmalı, renkli, pişmiş topraktan levhalarla süslenmiştir. Lidya devletinin hakimiyeti, doğu Yunan sanantının Gordion'a girmesine neden oldu.


Yorum (yok) Sende Dök içini!

Kral Arthur ve Kutsal Kâse

Zaman: 400-600 yılları
Mekân: Britanya

Eğer tam olarak ne olduğunu görebilsek kendimizi, Odisseia ya da Eski Ahit kadar iyi bir temele dayanan, esin kaynağından ve insanlığın mirasından kopması imkânsız bir konuyla karşı karşıya bulurduk. Bunların hepsi gerçektir, gerçek olmalıdır ve ayrıca gerçek olması daha çok ve daha iyidir. WINSTON CHURCHILL, 1956

Kral arthur efsaneleri "gerçek" midir? Ve bunlar tarihi gerçekleri yansıtmakta mıdır? Çağdaş Arthur meraklılarının çoğu, Churchill'in bu saptırıcı özdeyişi karşısında pek rahat değillerdir. Bu insanlar elimizdeki tarihi ve arkeolojik kanıtlarla Arthur'un varlığını kanıtlamamız "gerektiğine" inanmaktadırlar. Ancak bu, sorunu daraltmak olur. Arthur esrarının "gerçeği" yalnızca tarih ve arkeolojide değil, aynı zamanda mitolojide, folklorda, edebi eleştiride ve diğer disiplinlerdedir. Camelot'yu araştırırken bir değil pek çok Arthur ile karşılaşmaya hazır olmalıdır.Tarihi bir Arthur bir olasılık ise de, sağlam kanıt eksikliği vardır. Arthur'un eylemlerinin ilk yazılı kayıtları -Annales Cambriae (Galler Tarihi Olayları) ve ünlü Historia Brittonum (Britanyalılar'ın Tarihi)- 8. ve 9. yüzyıllarda Arthur'un ölümü için verilen tarihten (Annales Cambriae'de 537) 300 yıl sonra yazılmıştır.

Arthur'dan söz edilen Gal şiiri Y Gododdin daha eski olabilir (şiir sözlü olarak 600 yıllarında söylenmeye başlamıştır) ancak yazılı olarak 13. yüzyılda görülür. Arthur'un varlığı konusunda bir ilk kaynak yoktur. Altıncı yüzyıl başlarında yazan Britanyalı Gildas, Arthur'dan söz etmez, iki yüzyıl sonra Gildas ve diğer birincil kaynaklara dayanarak ünlü tarihini yazan Bede de, Arthur'dan söz etmemektedir. Çağından kalma belge olmayınca tarihçiler de Arthur'un varlığını güçlü bir biçimde savunamamışlardır.

 

(Solda) Glastonbury Tor bir zamanlar bataklıkla çevriliydi ve Ortaçağ'da Avalon Adası olarak bilinirdi. (Sağda) Cornwall'da "Tintagef Adası" olarak bilinen kayalık burnun havadan görünüşü.

ARTHUR VE ARKEOLOJİ

Glaston manastırında keşişler 1191'de eski mezarlıklarını kazınca ilginç bir mezarla karşılaştılar, îçi oyuk bir kütük tabutta iriyarı bir erkekle sarı saçları hâlâ duran bir kadının kemikleri vardı. Mezarın yanındaki devrilmiş bir kurşun haçın üzerinde Latince bir yazı okunuyordu: Hic iacet sepultus incli-tus ıex Arturius in insula Avalonia (Burada Avalon Adası'nda ünlü Kral Arthur yatıyor).

Bu kazı konusu tartışmalı olmasaydı, Arthur ve Avalon konularının fazla bir esrarı olmayacaktı. Ancak Glastonbury keşişleri ne aradıklarını biliyorlardı -bir ozan, hamileri Kral II. Henry'yi sözde "uyarmıştı"- ve Arthur'un kemiklerinin bulunması, manastırı yeniden inşa edecek geliri sağlayacak hacıların akmasını sağlayacaktı.Arthur'u Avrupa'da meşhur eden kitap -Monmouth'lu Geoffrey'in History of the Kings of Britain'i (1136'da yazılmıştı)- o sırada çağdaş bilimadamları tarafından eleştirilmekteydi. Ayrıca günümüz bilimadamları da haçtaki (ki kemiklerle birlikte o da kayıptır) harflerin Arthur'un sözde yaşadığı çağdan çok sonrasına ait olduğunu ve keşişlerin sahtekârlık yaptığına kanaat getirmişlerdir. Sahtekâr olsun ya da olmasınlar, Glastonbury keşişleri Arthur'un var olup olmadığı konusunda maddi delil arayan ilk kişilerdi. Camelot araştırması ilk eski çağ araştırmacılarını büyülemiş, bunlar Güney Cadbury gibi yerlerle Arthur'u ilişkilendirmişlerdi. Ancak 20. yüzyılda modern arkeolojinin gelişmesiyle "Arthur Çağı" hakkında (5 ve 7. yüzyıllar) yeni ve ikna edici kanıtlar ortaya çıkmaya başladı.

İlk keşif Cornwall'da Tintagel'de, Geoffrey'in History'sinde Arthur'un doğum yeri olarak gösterilen bölgede yapıldı. Ralegh Radford'un kazıları daha sonraki Norman şatosunun altında taştan yapılma birkaç küçük bina ile binlerce çömlek parçasını ortaya çıkardı. Yapılarda dikkati çekecek bir şey yoksa da, çanak çömlek parçaları 5. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar Doğu Akdeniz'den ve Kuzey Afrika'dan getirtilen zarif sofra takımlarıyla amforalara (şarap ve yağ kapları olmalıydı) aitti.Radford, Tintagel'i, Britanya'nın Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti olması sona erdikten yüzyıl sonra, keşişleri Akdeniz dünyasıyla ticaret yapan bir Kelt manastırı olarak yorumladı. Daha yakın zamanlarda bilimadamları Tintagel'i vergi alan ve çevresindekilere armağanlar dağıtan güçlü bir reisin üssü olarak görmektedirler. Bu reis Arthur muydu?

Tintagel'de yapılan son kazılarda daha pek çok küçük bina çıkmış ve bir kanalizasyon hendeğini örten arduvaz levha üzerindeki Latince ARTOGNOV kelimesine rastlanılmıştır. Bunun Galli karşılığı Arthnou demektir. Bu, Arthur'un varlığına işaret etmezse de, altıncı yüzyılda Tintagel'de Latince okuryazarlığının ve düzenli bir mühendisliğin varolduğunun kanıtıdır.Dikkatleri çeken diğer bir kazı da Leslie Alcock'un 1960lı yılların sonunda Güney Cadbury'deki çalışmasıdır. Yüzyıllardır "Camelot" olarak bilinen bir yerde Alcock, bir tepeye inşa edilmiş Demir Devri'nden kalma bir kale kazısında burasının Neolitik Dönem'den Geç Sakson dönemine kadar iskân edilmiş olduğunu saptamıştır."Arthur" döneminde (5. ve 6. yüzyıllar) kale tahkim edilmiş, çevredeki düzlükte yeni binalar ve bu arada büyük bir "şölen" salonu yapılmıştır. Burada Tintagel'de bulunanların eşi çanak çömlek parçalarının bulunması Güney Cadbury'nin de 5. ve 6. yüzyıllarda lüks mallar ticaretinde faal olduğunu göstermiştir. Ayrıca, yeni surları inşa etmek ve korumak için gerekecek insangücü önemli bir yerel kralın varlığına da işaret etmektedir.

 

(Solda) Winchester Yuvarlak Masası: 13. ya da 14. yüzyılda yapılmış olan bu büyük meşe ağacından masa, VIII. Henry'nin hükümdarlığı zamanında yapılmıştır (Arthur burada, bir Tudor Kralı'na benzemektedir). (Sağda) Tintagel'de C bölgesinde kazı yapan Glasgow Üniversitesi ekibi.

KUTSAL KÂSE

Myrddin (Merlin) ve Tristan ile Isolde efsaneleri gibi Kutsal Kâse de Arthur efsanelerine daha sonraları eklenen bağımsız bir efsane olabilir. Kâse, 1190 yıllarında Chretien de Troyes tarafından yazılan Fransız şiiri Perceval'de. ilk ortaya çıktığında sakat Balıkçı Kral'ın şatosunda, içinde ayin ekmekleri sunulan süslü bir tabaktır (Eski Fransızca'da graal). Şiir yarım kaldığı için daha sonraki yazarlara kâseyi çok çeşitli biçimlerde sunma özgürlüğü tanınmıştır. Bunlardan bazıları Hıristiyanlık öncesi, Kelt'lerin tılsımlı kazanlar masallarını yansıtır.Ancak bu masalların en popüleri, kâseyi Son Yemek'in kupasıyla, san graal ya da "kutsal kâse"yle ilişkilendirendir. Ortaçağ söylencelerine göre bu kutsal emanet, Arimethalı Yusuf'un eline geçmiş, onun ailesi de bunu Glastonbury'de adanın ilk Hıristiyan cemaatinin kurulması sırasında Britanya'ya getirmiştir.

Hiç kuşkusuz Glastonbury keşişleri bu efsanenin oluşmasında üzerlerine düşen rolü oynamışlardır. Yine de arkeologlar Glastonbury'de bu ilk Hıristiyan cemaati söylencesinin doğru olup olmadığını merak etmişlerdir. Ralegh Radford 1950'li yılların sonunda manastırın bazı bölümlerinde kazılar yapmıştır. Sakson binalarının altında çok eski zamanlardan kalma bazı yapılar bulmuş ve bunları kurucuların kilisesi olarak tanımlamıştır.Ayrıca, eski mezarlıklarda Glastonbury keşişlerinin gerçekten dedikleri yerlerde kazılar yapıp eski zamanlardan kalma mezarlar bulduklarını saptamıştır. On yıl sonra Philip Rahtz, yakınlardaki Glastonbury Tor'da yaptığı kazılarda ahşap bina kalıntıları, maden işçiliği molozları ve bu iskânı Arthur dönemine kadar geri götürmesini sağlayan çömlek parçaları bulmuştur.

 


(Solda) Tintagel'de 1998'de yapılan kazılarda Artognov adının yazılı olduğu taş levha. (Sağda) 8. yüzyıl yapımı olan süslü Ardagh Kupası pek çok çağdaş yazarın Kutsal Kâse imajıdır.

BİR ZAMANLARIN VE GELECEĞİN KRALI

Bu arkeolojik faaliyetlere rağmen tarihi bir Arthur'la özdeşleştirilecek herhangi bir şey bulunmuş değildir. Bu arada, İngiltere ve Amerika'da bir Arthur kitapları sanayii başını alıp yürümüştür. Bu detektif hikâyelerini andıran eserlerde çeşitli Arthur adayları vardır: 2. yüzyıl Romalı generali Lucius Artorius Castus, Bröton savaşbeyi Riothamus, Gwynedd adında pek bilinmeyen bir Galler kralı ve İskoç kralı Âedân mac Gabrâin'in oğlu Artuir.Bu arada yerel turizm şirketleri, Arthur'un Cornwallı mı, Galli mi, yoksa İskoç mu ilan edileceğini merakla beklemektedirler!

Arthur'un bir parçasını elde etme çabası yeni bir şey değildir. Ünlü İngiliz kralı Aslan Yürekli Richard, bizzat katıldığı Haçlı Seferi sırasında bir yoldaşına, Excalibur olduğu söylenen bir kılıç vermiştir, VIII. Henry, imparator V. Şarl'a Winchester Sarayı'nda asılı olan "gerçek" Yuvarlak Masa" tablosunu (ancak tabloda Henry'nin kendisinin tıpatıp benzeri vardır) göstermiştir.Hem İngiliz hem de Galli prensler, kendi siyasal hedeflerini desteklemek için Merlin'in Arthur hakkındaki kehanetlerini kullanmışlardır ve Spenser ve Alfred Tennyson gibi çok sonraki şairler hüküm sürmekte olan kralların zaferlerini büyütmek için Arthur hakkında yeni hikâyeler yazmışlardır. Ortaçağ efsanelerinin çoğunda Arthur'un sonu bir gizlilik perdesiyle örtülü olduğu için, kendisi, her kuşakta yeniden ortaya atılıp tartışılacak, kusursuz bir "geçmişin ve geleceğin" kralıdır.


Yorum (yok) Sende Dök içini!

Atlantis

Zaman: Bilinmiyor (İÖ yaklaşık 9600?/1520? / efsane)
Yer: Akdeniz? / Atlas Okyanusu?

Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solon'un anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim. PLATON, KRİTİAS, İÖ 4. YÜZYIL.

İnsanlığın Çok Eski çağlarının derinliklerindeki ve eski dünyanın tümüne hâkim olan büyük ve güçlü bir milletin akıl almayan bir felaket sonucunda neredeyse bir gece içinde sona ermiş olması insanları iki bin yıldır meşgul etmektedir. Burada büyük Atlantis ada milletinden söz ettiğimiz kuşkusuzdur.

ATLANTİS: EFSANENİN İÇERİĞİ

Atlantis'in doruk noktasına 11 bin yıl önce eriştiği söylenirse de, literatürde ortaya çıkışı ancak 2350 yıl önce, İÖ 359 ve 347 yılları arasıdır. Ülkenin adı Yunan filozofu Platon'un Sokrates ile öğrencileri arasındaki hayali konuşmalarının iki diyalogunda (Timaio ve Kritias) ortaya çıkar. Timaio diyalogunun başında Sokrates bir gün önceki "mükemmel" toplum konuşmasına değinir.Platon burada uzun yıllar önce yazdığı en ünlü diyalogu olan Devlet'e atıfta bulunmaktadır. Platon, Sokrates'e Devlet'te sunulan mükemmel hükümetin unsurlarını saydırır: Zanaatkarlar ve çiftçiler askeriyeden ayrılacaktır, askerler merhametli olacak, atletizm ve müzik eğitimi alacak, komün halinde yaşayacak ve altına, gümüşe ya da herhangi bir özel mülke sahip olmayacaklardır.Sokrates varsayımsal tartışmalardan bıkıp öğrencilerine uygulamalı felsefe denilebilecek bir ödev verir. Devlet'te vazedilen kavramlara göre yaşayan bir toplumu haklı bir savaşa sokarak mükemmelleştirmelerini söyler.

Hocasının önerisini yerine getiren Kritias şöyle der: "O halde, Sokrates, garip ama gerçekten doğru olan şu hikâyeyi dinle." Kritias bu hikâyeyi dedesinden (onun da adı Kritias'tır) dinlediğini söyler. Dedesi de babası Dropides'ten, o da Yunan bilgesi Solon'dan dinlemiştir. Solon ise İÖ 600 yılından hemen sonra bulunduğu Mısır'da Mısır rahiplerinden duymuştur. Böylece Platon'un kendi anlatımına göre Kritias'tâ iki yüz yıl önce ortaya atılmış bir hikâyeyi dolaylı olarak duymaktayız.

 

(Solda) Atlantis hikâyesinin özgün kaynağı olan Platon'un (İÖ 427-347) I. yüzyılda yapılmış mermer büstü. Platon, Timaio ve Kritias diyaloglarında Atlantis'i ortaya atmış ve toplumunu ayrıntılarıyla ele almıştır. (Sağda) Athanasius Kircher'in Atlantis haritası (1678). Platon'un da belirttiği gibi ülkeyi Herakles Sütunları'nın ötesine, Atlas Okyanusu'nun ortalarına yerleştirir. Kuzeyin aşağı tarafta olduğuna dikkat!

MÜKEMMEL DEVLET, ATİNADIR, ATLANTİS DEĞİL

Mısırlı rahipler Solon'a "bütün kentlerin en iyi yönetileni" olan eski Atina hakkında bir hikâye anlatmışlardı. Platon'un mükemmel devlet modeli işte zamanından 9300 yıl öncesinin bu eski Atina'sıdır. Rahipler Solon'a, eski Atinalılar'ın en büyük kahramanlık eylemini anlatırlar: Atinalılar "Avrupa'nın ve Asya'nın tümüne bir sefer açan büyük bir devleti" savaşta yenmişlerdir. Bu yayılmacı millet "Herakles Sütunları"nın ötesinden, Atlas Okyanusu'ndan gelmiştir. Ve bu büyük devletin adı Atlantis'ti.Atlantis, ta Mısır'a kadar kuzey Afrika'nın tümünde egemendi. Ancak Kritias'ın söylediğine göre o savaşta Atinalılar tarafından yenilen Atlantis, tanrılar tarafından depremler ve sellerle ortadan kaldırılmıştı.Kritias, Atlantis hikâyesini anlattıktan sonra Sokrates'e şöyle der: "Dün kentinden ve hemşehrilerinden söz ettiğinde aklıma tekrarlamakta olduğum bir hikâye gelmişti ve senin, nasıl bir esrarengiz rastlantıyla Solon'un anlattıklarıyla harfiyen uyuştuğunu görmekle şaşırdığımı söylemiştim."

                        

(Solda) Girit'in doğusunda Zakros'taki Minos sarayından kristal bir vazo. Minoslular'ın sanat ve mimarideki gayet apaçık teknik gelişmişlikleri, bu etki uygarlık ile Platon'un diyaloglarında anlatılan aşırı gelişmiş Atlantis toplumu arasında ortak noktalar aranılmasına yöneltmiştir. (Sağda) İspanya'da bulunmuş ve İÖ 450 yıllarına ait olan "Elche Leydisi". Bazı aşırı kuramcılar bunun bir Atlantis rahibesi olduğunu iddia ederler.

ATLANTİS İÇİN TARİHİ BİR KAYNAK MI?

Platon, Atlantis ya da eski Atina tarifini gerçek tarihe mi dayandırmıştır, yoksa bütün olayı uydurmuş mudur? Platon'un zamanındaki Yunanlılar'ın perspektifinden bile eski sayılacak önemli bir Akdeniz uygarlığı vardı ve bu da, en azından kısmen büyük doğal felaketlerle imha olmuştu: Minoslular'ın Girit'i.
Bazı çağdaş bilimadamları Atlantis'in yeri ve boyutları Kritias'ta yanlış ifade edilmiş ya da abartılmış olsa da, (belki de yanlış çeviri nedeniyle) Platon'un hikâyesinin Yunanistan'ın doğusunda ve Ege Denizi'nde Girit'in kuzeyindeki Thera adasının yanardağ patlamasına dayandığı fikrindedirler.İÖ 17. ya da 16. yüzyıldaki Thera patlamasından kalan volkanik püskürtüler, 1838'de patladığında on binlerce insanın ölümüne neden olan Krakatoa'nınkinin iki katıdır. Thera'daki daha büyük patlama çok etkili olmuş olmalıdır ve bu nedenle de tesirin dolaylı olduğu Mısır gibi ülkelerin tarihi kayıtlarında yer alması mümkündür.

Bazıları için Minoslular'ın Girit'i Atlantis'tir ve Platon, Kritias'ta ülkenin Thera patlamasıyla yokolmasını çarpıtmıştır. Ancak bu iddiayı sürdürebilmek için Girit'in yerinin neden yanlış olduğu, boyutlarının neden farklı olduğu, neden yanlış zamanda gelişmiş olduğu, Atina ile hiç savaşmadığını ve bir felaketle yok edilmemiş olduğunu açıklamak gerekecektir.Arkeoloji, Minos kıyı topluluklarının Thera'daki patlamanın yarattığı tsunami dalgalarıyla ağır hasara uğradığı halde Minos uygarlığının daha iki yüzyıl yaşadığını ve hatta geliştiğini kanıtlamıştır.Başka bilimadamları Thera'daki ünlü Minos kolonisinin Atlantis için model olduğunu iddia etmişlerdir. Minoslular'ın buradaki yerleşim merkezi yanardağın patlamasıyla yok olmuştu, ancak Platon'un da eski bir uygarlığın bir ileri karakolunun yok edilmesinden söz etmediği de kesindir. Yine de, Thera, Platon'un Atlantis modeli olamayacak kadar yanlış yerde, yanlış boyutta ve yanlış çağdadır.

   

(Solda) Atina ile Isparta arasındaki Peloponnesos Savaşı'nda (İÖ 431-404) öldürülen iki savaşçı: Khairedemos ve Lykeas. Platon zamanında yapılan bu savaşta her iki kentin çeşitli cepheleri -örneğin Isparta'nın politik yapısı- Platon tarafından Atlantis ile Atina arasındaki çatışmayı formüle etmek için kullanılmış olabilir. (Sağda) Ignatius Donnelly'nin "Dolphin Boğazı"nı gösteren Atlas Okyanusu haritası, Donnelly burasının kayıp kıta Atlantis'in denize batmış kalıntısı olduğuna inanıyordu.

ATLANTİS: ÇAĞDAŞ FANTEZİ

Atlantis konusunda herhangi bir tartışma bu kayıp kıta hakkında 19. ve 20. yüzyıllarda ileri sürülen gerçekten garip iddialardan söz edilmeden tamamlanmış olamaz. Minnesota Eyaleti kongre üyesi, iki kere başkanlık adayı ve amatör bir tarihçi olan Ignatius Donnelly 1881'de, "Atlantis: The Antediluvian World" adlı kitabını yayımlayarak efsaneyi herkesten çok canlandıran kişidir.

Donnelly'ye göre Platon'un Atlantis'i Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Avrupa'nın olduğu kadar Güney ve Kuzey Amerika uygarlıklarının kaynağı ve büyük kültürel başarıların kökenidir.Donnelly'nin tezi çağdaş arkeoloji ya da jeoloji araştırmaları altındaki dayanak noktalarından yoksundur.Bu kültürlerin evrimlerini, değil Atlantis'e, başka herhangi bir tek ana kaynağa borçlu olduklarını gösteren herhangi bir kanıt yoktur.Ancak, diğer 19. ve 20. yüzyıl düşünürleriyle karşılaştırıldığında Donnelly, bir entelektüel itidal örneğidir. Helena Blavatsky'nin liderliğini yaptığı Teosofistler, Atlantisliler'in uçakla uçtuklarını ve uzaydan gelen yabancılardan aldıkları ekinleri biçtiklerini iddia ediyorlardı.Daha yakın zamanlarda, geç 20. yüzyılda yaşayan psişikler, kayıp kıtadan ruhlarla bağlantı kurduklarını iddia etmişler ve modern dünya insanlarına Atlantisliler'den çeşitli öğütler aktırmışlardı. Kuşkusuz bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt yoktur.


 

(Solda) Girit'te Knossos'ta Taht Odası. Tahtın iki yanında bitkiler ve yarı aslan yarı kartal yaratıklar resmedilmiş. Minos Girit'i önemli bir erken dönem Akdeniz uygarlığıdır ve Platon'un zamanında artık çok eskilerde kalmıştı. Platon, Atlantis tanımını bu topluma mı dayandırmıştır? Ne yazık ki, bütün gerçekler bu kurama uyum göstermiyor. (Sağda) Minoslular'ın Knossos Sarayı ya da Tapınağı, İÖ 2. binyıl ortalarından kalmıştır. Burası çok odalı ve gayet zarif duvar resimleriyle büyük bir yapıdır.

Platon'un Görüşü

Platon'un, diyaloglarını kurmak için iyi bildiği tarihi kayıtları kullandığı kuşkusuzdur. Belki de onun zamanından bin yıl önce güçlü bir devleti yok eden doğal bir afetin gelenekleri vardı ve Platon mesajını iletmek İçin bu hikâyeleri kullanmıştı.Ancak, Kritias'ın kısmi bir mecazi yorumunu destekleyenler bile Platon'un tarih yazma niyetinde olmadığını, hikâyenin bazı unsurlarını vermeye çalıştığı derste mecaz olarak kullanmak istediğini kabul ederler. Örneğin, Atlantis Destroyed adlı kitabında Rodney Castleden, Platon'un Atlantis'inin Minos Girit'i ile Thera'nın iyi bir eşleştirilmesi olduğunu ve hikâyenin o bölümünün Atina'yı Isparta ile karşı karşıya getiren daha yakın tarihteki Peloponnesos Savaşı'nın anlatımı olduğunu iddia eder. Bu savaşta Isparta muzaffer çıkmıştı ve Isparta'nın politik yapısı Platon'un eski Atina tanımına girmiş görünmektedir.

Son olarak, Kritias'ta Atlantis'te belirli eski toplumların ayrıntılarının paralellerini aramak Platon'un vurgulamak istediği bir şey değildir. Onun Kritias'ın ağzından söylettiği şeyler tarihi anlatmak amacını değil, ne de olsa tarihçi olmayıp bir filozof olan yazar için daha önemli bir işlev yüklenir.Platon, görüşünü belirtmek için Atlantis'i neredeyse yenilmesi imkânsız bir düşman olarak göstermektedir. Platon'un Atlantis'i ayrıntılı olarak tanımlaması okura onun maddi zenginliğini, teknolojik gelişmişliğini ve askeri gücünü anlatmaktır.Kritias daha küçük, maddi açıdan yoksul, teknolojik olarak o kadar gelişmemiş ve askeri açıdan zayıf Atinalılar'ın Atlantisliler'i yenebileceği ana mesajını iletir: Tarihte önemli olan yalnızca servet ya da güç değildir. Daha da önemli olan insanların kendi kendilerini yönetme biçimleridir.Platon için mükemmel bir devletin ve toplumun entelektüel başarısı, maddi refah ya da güçten önemlidir. Bu noktayı vurgulamak için esaslı bir hikâye anlatması da Platon'un bir öğretmen olarak üstünlüğünü gösterir.

EDEBİYAT VE ATLANTİS

Atlantis efsanesi, Ortaçağ'da Yunanlılar'dan Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçmiştir. Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi yazarlar bile bu efsaneye inanmışlardır.

Atlantis efsanesinin etkisiyle çok sayıda edebi yapıtlar da yazılmıştır. Francis Bacon'un fizik bilimlerinin ideal devletini betimleyen "Nova Atlantis (Yeni Atlantis)", İsveçli Rudbeck'in "Atland eller Mahneim (Atlantis ya da Mahneim)", Kristof Kolomb'u, yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Jacinto Verdaguer'in "L'Atlantida" adlı şiiri, Gerhardt Hauptmann'ın aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya âşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı Atlantis ve P. Benoit'in "Atlantide" adlı kitapları bunlardan bazılarıdır.Ayrıca jeoloji biliminde Atlantis adı resmi olarak, Atlas Okyanusu'nun yerinde bulunduğu varsayılan karalara verilen bir addır.


Yorum (yok) Sende Dök içini!

« Önceki ::